Gazetevatan.com » Yazarlar » 40’lı yaşlarında Milliyet’i yeni alan Aydın Doğan...

40’lı yaşlarında Milliyet’i yeni alan Aydın Doğan...

31 Ağustos 2016 Çarşamba


Aydın Doğan Milliyet gazetesini aldığı yıllarda 40’lı yaşlarını süren genç bir işadamıydı...

Milliyet’te; kamuoyuna mal olmuş “büyük marka isimler” yazı yazıyor, yöneticilik yapıyordu...

***

Türkiye’ye 1970’li yıllarda egemen olan anlayış, “Bab-ı Ali gazeteciliğinin; patronlar ve ülke üzerindeki görünmez derin etkisinde kendini hissettiriyordu...”

***

Mesleğin kıdemlisi gazeteciler kendi aralarında;

-“Bab-ı Ali’den ne patronlar gelip geçti... Onlar geçti gitti, biz kaldık...” sözünü, bir manifesto gibi Cağaloğlu Meyhaneleri’nin masalarında söyler dururlardı...

***

Bab-ı Ali, “bir gazete alarak, kendisine avantaj ve konum sağlamaya çalışan” nice ‘paralı’yı; kendine has taktiklerle, ‘nerden geldiğini bilemez’ hale getirmişti...

“Gazeteciler” kendilerini koruyacak “taktikleri” yıllar içinde geliştirmiş, bu konuda ordinaryus olmuşlardı...

***

Aydın Doğan; genç ve atılgan bir işadamıydı...

Ancak Milliyet’i almadan önce, o da bir gazete okuyucusuydu...

Gazetesini ve yazarlarını okuduğu, yazılarından etkilendiği insanlara, şöhretli ve kaleminden kan damlayan gazetecilere “patron”luk yapmak sanıldığı kadar kolay bir iş değildi...

***

Bab-ı Ali’nin kurtları; medyaya yeni giren patronu hemen alır, akşam yemeklere meyhanelere götürür, orada kendi dünyalarını adım adım patrona empoze ederlerdi...

İlk mesele kendi sahana çekebilmekti patronu...

Onu deplasmanda hissettirmek...

Gerisi çorap söküğü gibi gelirdi...

*****

GAZETECİ’NİN YAZDIĞI MEKTUP DÖNÜP DOLAŞIYOR...

“Gazeteci”ye bir süre sonra haber geldi Milliyet’in Ankara Bürosu’ndaki bir arkadaşından;

-“Çabuk gel... Tokatlı seni istiyor...”

***

Arkadaşının Tokatlı dediği; Orhan Tokatlı’ydı... Milliyet’in Ankara temsilcisiydi... Tokatlı ve Duru; iki Orhan’lar Milliyet’in Ankara bürosunu yönetirlerdi...

***

Arkadaşı; “Çabuk gelmesini” söylüyordu... “Genç Gazeteci” kendi kendine düşündü...

Aylardır böyle bir haber gelmesini bekliyordu ve şimdi aniden arayan kişi;

“Hemen Milliyet’e gelmesini” söylüyordu...

***

Sanki “stajyer Gazeteci” bulunmaz Hint Kumaşı’ydı da bir anda, acil koduyla Milliyet’in Ankara bürosunda olması isteniyordu... Milliyet’in Ankara bürosuna gittiğinde; onu Tokatlı’nın sekreteri Şencan Hanım karşıladı...

***

Genç kadının bakışlarından; “gazeteye herhangi bir stajyer gibi gelmediğini” fark etti Genç Gazeteci... Torpili büyük yerlerden gelmiş kişilere yöneltilen bir “gıpta” bakışıydı Şencan Hanım’ın bakışı...

***

Oysa Şencan Hanım’ın gıpta dolu bakışının; 180 derece tersini; Milliyet’in Ankara bürosunda her gün yaşayacağını henüz bilmiyordu Genç Gazeteci...

Tokatlı’nın odasına girdiğinde; Orhan Tokatlı’nın elinde bir mektup olduğunu gördü...

***

Tokatlı ona “mektubu” gösteriyor;

-“Sen bizde çalışacaksın... Bugün başla hemen hiç bekleme...” diyordu...

***

Gazeteci; mektubun kendi yazdığı ve “Dayı”sına verdiği mektup olduğunu fark etti... “Mektub”u anlaşılan uzun bir yol kat etmişti... Dayısının bürosundan, “dayı”sına, “dayı”sından Aydın Doğan’a, Aydın Doğan’dan Milliyet’in Ankara Temsilcisi Orhan Tokatlı’ya...

***

“İşler demek böyle yürüyor” diye düşündü Genç Gazeteci... Herkes; yardım ve desteğini gösterirken, mektubu gerçek muhatabına iletiyor ve aradan çekiliyordu...

Kimse kimseye empozede bulunmamaya özen gösteriyordu... “Dayı”sı ve Aydın Doğan böyle davranmışlardı...

***

Bu davranış biçimi; Koç grubuna ait bir özellik miydi bilmiyordu Gazeteci...

Her halükarda Bab-ı Ali’nin bohem tarzının bu yaklaşımlarla pek ilgili olduğu söylenemezdi... Orada işler, iki sözcük üzerinden işlerdi...

***

“Hemen başla”, ya da; “Sen gazeteciliği bırak, daha iyi işler var hayatta yapacak...”

*****

İLK GÜNLERDE PATRON TORPİLLİSİ OLAN BİR “GAZETECİ”NİN BAŞINA GELENLER...

Bir gazeteye “patron” torpiliyle girmek, hayatta bir “gazeteci”nin başına gelebilecek en büyük şans gibi görünse de en büyük felaketlerden biridir...

Herkes;

-“Nereden çıktı bu zibidi?..” sorusunu soracak ve cevabı hep bir ağızdan yapıştıracaktır:

-“Nerden çıkacak velet?.. Patron göndermiş... Gazeteci!!! olacakmış... Ha ha ha...”

***

Orhan Tokatlı’nın odasından çıkmasıyla birlikte, “Genç Gazeteci”yi bu kaçınılmaz akibet bekliyecekti...

Daha ilk dakikadan onu kıdemli muhabirlerin olduğu odaya aldılar...

***

-“Arkadaşlar...” dedi biri...

-“Büroya yeni bir stajyer arkadaş geldi... Gece nöbetlerini yeniden düzenleyeceğiz... Yeni arkadaş da gece nöbetlerine kalacak... Oturun bakalım...”

***

Herkes, Milliyet’in Ankara bürosunda tuttuğu nöbetleri birer ikişer üzerinden atıp stajyere plase etmeye başladı...

Nasıl olsa yeni stajyer “Gazeteci” olmak için hem gündüz hem gece, 24 saat çalışmalıydı...

***

Her gün sabah 9’da büroya gelecek, nöbetle birlikte gece 23’de çıkacaktı...

Eğer her şey sakinse...

Olay varsa sabaha kadar...

***

Önce Pazar gecesini attılar üzerine...

Herkes Pazar gecesini evinde ailesiyle geçirecekti...

Stajyer; Pazar günü hem çalışmalıydı hem de nöbete kalmalıydı...

Hafta içinden iki gece daha kaydırdılar...

Etti üç gece...

“Genç gazeteci” bir şey söylemiyordu...

Aralarından biri;

-“Cumartesi gecesi de stajyer tutsun...” deyince, arkadaşı itiraz etti...

-“Çocuk sadece Cumartesi’leri izin yapacak... İzin gününde, gelip gece nöbet mi tutsun?..”

Pek hoşnut olmadılar bu sözlerden ama Cumartesi kurtulur gibi oldu...

***

Genç Gazeteci, gazetecilerin hayatlarıyla ilgili o kadar çok kitap okumuştu ki; “bu azap dolu görünen sürecin, kutsal bir mesleğin ilk basamaklarındaki şeref madalyaları olduğuna inanmıştı...”

Hiç yüksünmüyordu...

***

Bir taraftan üniversitesi, diğer yandan gece gündüz Milliyet mesaisi, yüzde 70’in selam vermediği bir kıdemli gazeteciler kadrosu ve heyecanla çarpan yüreği...

“Hayallerinin olduğu yerdeydi...”

Bir gün Büyük Gazeteci olacaktı...