Gazetevatan.com » Yazarlar » Annesiz geçen ilk bayramda Annecik’in ruhunun anısına...

Annesiz geçen ilk bayramda Annecik’in ruhunun anısına...

08 Temmuz 2016 Cuma


Dün erken baskılarda bir gazetenin yıllar önce internette yaptığı bir hatadan mütevellit; dünkü Bayram yazısı satırlarının Can Dündar yerine Can Yücel’in olduğunu yazıyorum...

***

Anne’siz geçen ilk Bayram’da Annecik’in anısına yazdığım satırlarda; Can Dündar’ın yazısını; Can Yücel’inki gibi göstermek, acı bir tesadüf oluyor...

***

‘Annecik’ hayattayken, oğlunun yıllarca wikipedia ve internet kaynaklı “yalan yanlış bilgiler yüzünden hayatının nasıl karartıldığının acısıyla” yaşıyor...

***

Altmış yıllık eşinin, hayat arkadaşının profesörlüğünün bile, karakter suikastçilerinin elinde ‘okutman’ haline nasıl getirildiğinin, manevi torununun nasıl buharlaştırıldığının acılarıyla yaşıyor Annecik...

***

Oğlunun 40 yıllık mesleki kariyerinin; altüst edilerek ‘ucuzlaştırıldığnı itibarsızlaştırıldığını’ görüyor...        

***

Aynı yalan yanlış bilgilerin, çarpıtmaların, itibarsızlaştırmaların değişmeyen satırlarla devam etmesi; yattığı yerde Annecik’in Ruhu’nu huzursuz kılmaya devam ediyor...

***

Dün sınıf arkadaşım Can Dündar’ın kaleminden çıkma satırları; Annecik’siz geçen ilk bayramımda Can Yücel’in dizeleriymiş gibi anıyorum;

***

Annecik’in Ruhu; yattığı yerden oğlunun arkadaşı olarak tanıdığı Can Dündar üzerinden, ruhunun rahat etmediğini söylüyor;

Çocuğu ve ailesi üzerinde süren kirli wikipedia bilgilerinden ruhunun hala rahatsızlık duymaya devam ettiğini anlıyorum dün...

***

Can Dündar’ın “Yaşamak Bayramdır...” yazısının bir gazetenin yanlış yazmasıyla Can Yücel’e mal edilmesini içine sindiremiyor Annecik...

***

Sindiremediği bu gerçek üzerinden; kendi oğluna yönelik iftira ve çarpıtma dolu wikipedia bilgilerinin değiştirilmesini arzuluyor...

***

Dün şöyle yazıyorum Can Yücel olarak lanse edilen; gerçekte Can Dündar’ın olan satırlarla ilgili Annecik’i anarken;             

***

“Bir “iyimserlik teması mı” bu dizeler?..

Değil...

Bir “bilgelik” şiiri tastamam ki...

Dizeler; yaşamakta olduğumuz hayatın tüm bayramlarına tanıklık ediyor...

***

Çocukluğumuzdan bu yana...

Yaşadığımız ve bayramdan anladığımız ne varsa; hepsi birer birer içimize siniyor, bizi insanlaştırıyor...

***

Bu Bayram; anneciksiz yaşadığım ilk Bayram...

Çocuklara aksettirmek istemediğimiz bir burukluğumuz tabiatıyla mevcut; babada ve şahsımızda...

***

Bayramın ne olduğunu ilk kez annecik anlatıyor bizlere...

Anlattığı ve öğrettiği Bayram’da namevcut olması ‘acı...’

***

Yine de hayatta kalanlarla devam eden sevgiyle örülü yuvarlak masada, üç çocuk ve babaya katık oluyor ‘Yaşamak Bayramdır’ şiirinin dizeleri...

***

Bitmesini istemiyor yüreğim; ne şiirin ne dizelerin...

Lezzet oluyor; anneciksiz ilk bayramda bendenize;

Hayatın duruşuna; eğilmez bükülmez namusuna; onuruna, sevgiyle oluşturulan aile bağına;

Nedametsiz bakılabilen geçmiş zaman fotoğraflarına... 

***

Küçük kızımızın dişi sallanıyor...

Çıkmak üzere sallanan diş; yenisinin gelmekte olduğunu müjdeliyor...

***

İçin için son bulmasını istemiyorum hiç dizelerin... Satırlardaki Bayramın etkisi ile; Hoşnut oluyor fakir kalbim...”

*****

“YÜREĞİM ACI ÇEKMEKTEN KORKUYOR...”

“Yüreğim acı çekmekten korkuyor...” dedi delikanlı bir gece Simyacı’ya; aysız gökyüzüne bakarlarken...

-“Yüreğine acı korkusunun, acının kendisinden daha kötü bir şey olduğunu söyle... Düşlerinin peşinde olduğu sürece hiçbir yürek acı çekmez... Çünkü araştırmanın her anı; Tanrı ve Sonsuzluk ile karşılaşma anıdır...”

***

-“Hazinemi aradığım sırada her gün pırıl pırıldı... Çünkü her saatin onu bulma düşünün bir parçası olduğunu biliyordum...

Hazinemi ararken yolumun üzerinde öyle şeyler keşfettim ki; bir çoban için imkansız şeylere girişme cesaretim olmasaydı, bunlara rastlamayı kesinlikle hayal edemezdim...”

***

-“Yeryüzünde her insanın kendisini bekleyen bir hazinesi vardır...” dedi yüreği delikanlıya...

-“Biz yürekler, insanlar artık bu hazineleri bulmak istemedikleri için, bunlardan pek ender söz ederiz...

Onları küçük çocuklara anlatırız...

Sonra herkesi kendi kaderinin yoluna gönderme işini hayata bırakırız... Ne yazık ki, kendisine çizilmiş yolu pek az insan izler... Oysa bu yol Kişisel Menkıbe’nin ve mutluluğun yoludur...

İnsanların büyük çoğunluğu dünyayı korkutucu bir şey olarak görüyor...

Ve sadece bu nedenden dolayı, dünya korkutucu bir yer oluyor...

***

O zaman biz yürekler daha alçak sesle konuşmaya başlıyoruz...

Ama asla susmuyoruz...

Kendilerine çizmiş olduğumuz yolu izlemedikleri için, insanların acı çekmelerini istemiyoruz...

*****

“ACEMİ ŞANSI İLE BAŞLAR, FATİHİN SINAVI İLE SONA ERER...”

“Peki yürekler; insanlara düşlerinin peşinden gitmek zorunda olduklarını neden söylemiyorlar?..” diye sordu delikanlı Simyacı’ya...

- “Çünkü bu durumda en çok yürek acı çeker... Ve yürekler acı çekmekten hoşlanmazlar...

***

Delikanlı o gün yüreğini dinledi...

Ondan kendisini asla terketmemesini istedi...

Yüreğinden; eğer düşlerinden uzaklaşırsa, göğsünde sıkışmasını ve kendisini uyarmasını istedi...

Bu işareti ne zaman duyarsa ona dikkat edeceğine yemin etti...

***

Simyacı kendisine bunları anlatan delikanlının; Evrenin Ruhuna geri dönmüş olduğunu anladı...

-“Şimdi ne yapmalıyım?..” diye sordu delikanlı...

-“Piramitler yönünde yürümeye devam et... Ve işaretlere dikkat et... Yüreğin artık sana hazineyi gösterebilecek durumda...

***

-“Yoksa benim henüz bilmediğim bu işaretler mi?.. dedi genç...

-“Hayır senin henüz bilmediğin şudur...” dedi Simyacı;

-“Evrenin Ruhu, bir düşü gerçekleştirmeden önce, yol boyunca öğrenilen her şeye değer biçer...”

Bize karşı kötü duygular beslediği için böyle davranmaz...

Düşümüzü gerçekleştirmemizin yanısıra, ona doğru ilerlerken aldığımız dersleri de iyice öğrenmemizi ister...

***

İnsanların çoğu işte tam bu anda vazgeçerler; düşlerini gerçekleştirmekten...

Çöl dilinde buna; “Vahanın palmiyesini görmüşken, susuzluktan ölmek...” deriz...

***

Araştırma her zaman Acemi Şansı ile başlar...

Ve her zaman Fatihin Sınavı ile sona erer...

Delikanlı ülkesinde söylenen eski bir atasözünü anımsadı...

“En karanlık an; şafak sökmeden önceki andır...”

(Paulo Coelha-Simyacı)