Gazetevatan.com » Yazarlar » Yüreği dinlemek öyle kolay bir iş değil!..

Yüreği dinlemek öyle kolay bir iş değil!..

06 Temmuz 2016 Çarşamba


Yüreği dinlemek öyle kolay bir iş değildi...

Bir zamanlar kalbi hep yola çıkmaya hazır tetikte beklerdi...

***

Kalbi kimi zaman; içi özlem dolu öyküler anlatıp duruyordu...

Kimi zaman da çölde güneşin doğuşu karşısında heyecanlanıyor; delikanlıyı gizli gizli ağlatıyordu...

***

Ona bulmak istediği hazineden söz ettiği zaman hızlı hızlı çarpıyor; ama delikanlının gözleri çölün sonsuz ufkunda yittiği zaman da yavaşlıyordu...

***

Delikanlı; Simyacı ile tek bir sözcük konuşmasa da yüreği hiç susmuyordu...

-“Yüreğimizi neden dinlemeliyiz?..” diye sordu...

-“Çünkü yüreğin neredeyse hazinen de oradadır ...” diye cevap verdi Simyacı...

*****

“KALBİM HAİNLİK YAPIYOR...”

“Yüreğim sıkıntılı çalkantılı...” dedi delikanlı...

-“Düşler görüyor heyecanlanıyor... Bir çöl kızına aşık...

Bana bir yığın şey soruyor...

Çöl kızını düşündüğüm zaman, geceler ve gündüzler boyu beni uykusuz bırakıyor”

-“Ne güzel...” dedi Simyacı...

-“Demek ki yüreğin canlı... Onun söylediklerini dinlemeye devam et...”

***

Bu olayı izleyen üç gün boyunca, birçok savaşçıyla karşılaştılar... Delikanlının yüreği ‘korku’yu konuşmaya başladı... Yüreği; Evren’in Ruhu’ndan duyduğu öyküleri anlatmaya başladı delikanlıya...

Hazinelerini aramaya çıkan, ama onları hiçbir zaman bulamayan insanların öyküleriydi bunlar... Kimi zaman da hazinesine hiçbir zaman ulaşamayacağı ya da çölde ölebileceği düşüncesi korkutuyordu delikanlıyı...

***

Zaman zaman, kalbinin sultanına rastladığını, bir yığın altın lira kazandığını, artık hayattan hoşnut olduğunu söylüyordu yürek; delikanlıya... Hazinesini bulmasına gerek olmadığını ima ediyordu...

***

-“Yüreğim bir hain gibi davranıyor...” dedi delikanlı Simyacı’ya...

-“Yola devam etmemi istemiyor...”

***

-“Ne güzel...” diye yanıtladı Simyacı...

-“Bu da yüreğinin diri olduğunu gösteriyor... Şimdiye kadar elde etmeyi başardığın şeyleri; bir rüyayla değiş tokuş etmekten korku duymasından daha doğal ne var?..”

***

-“Öyleyse neden yüreğimi dinlemek zorundayım?..” diye sordu delikanlı...

-“Çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın...” dedi Simyacı...

-“Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da gene oradadır... Göğsündedir... Hayat ve dünya hakkında ne hissettiğini sana söylemeye devam edecek...”

***

-“Bir hain gibi davransa da mı?..”

-“İhanet senin beklemediğin bir darbedir... Ama sen yüreğini tanıyacak olursan, sana baskı yapmayı hiçbir zaman başaramayacak... Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın... Onları her zaman hesaba katacaksın...”

*****

“HİÇ KİMSE KENDİ YÜREĞİNDEN KAÇAMAZ...”

“Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz... Bu nedenle en iyisi onun söylediklerini dinlemek... Böylece kendisinden beklemediğin bir darbeyi indiremeyecektir sana...” diye sürdürdü konuşmasını Simyacı...

***

Delikanlı çölde giderken; yüreğini dinlemeyi sürdürdü...

Onun kurnazlıklarını, hilelerini öğrendi...

Sonunda onu olduğu gibi kabul etti...

***

Bunun üzerine korkmayı bıraktı...

Geri dönme isteğini geride bıraktı...

Çünkü bir akşam; yüreği ona mutlu olduğunu dile getirmişti...

***

-“Biraz şikayet edecek olursam...” diyordu yüreği;

-“Bu benim sadece bir insan yüreği olmamdandır... İnsanların yürekleri böyle olur...

Ulaşmaya layık olmadıklarını, ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar... Dirilmemek üzere sona ermiş aşklar; olağanüstü olabilecek ama olamayan anlar, keşfedilmesi gereken ama sonsuza dek kumların altında kalan hazineler, daha aklımıza gelir gelmez, bizler yani yürekler hemen ölürüz...

Çünkü böyle bir durumla karşılaşınca, ölümcül acılar çekeriz...”

*****

GAZETECİ; KALBİYLE İLK BÜYÜK KARARINI VERDİĞİNDE...

Gazeteci; yaşamının hangi büyük kavşaklarında, “yüreğinin sesini” dinleyerek karar verdiğini düşünüyordu...

***

İlk zamanlar çevrenin etkisiyle; yüreğinin sesini dinlemek yerine; insanların “mantığınla hareket et” sözünden medet umar görünürdü...

***

Oysa mantığıyla düşündüğünde hiçbir şey olmuyordu...

Lise son sınıfta, sıra üniversite tercihleri yapmaya geldiğinde; mantığıyla düşünüyor ve bir türlü karar veremiyordu...

Meslek seçimini istediği gibi bir tülü yapamıyordu...

***

-“Acaba işletme fakültesine mi girsem” diye uzun uzun düşünüyordu...

“Neden işletme fakültesine girmek istiyordu;” çünkü işletme bölümünün puanları yüksekti... 

-“İşletme bölümleri yüksek puanla öğrenci aldıklarına göre, bu meslek geçer akçe bir meslek... Ben de bunu seçeyim, bari...” diye düşünüyordu...

***

Arada bir annesinin doktor, babasının eczacı olmasını istemesi aklını çeliyordu... 

-“Doktorluk zor... Ben bu halimle o puanları tutturamam... Eczacılık olabilir... Acaba eczacı mı olsam?.. Babamın benim geleceğimi düşünerek satın aldığı dükkanların birinde oturur, rahat rahat eczacılık yaparım... Ama kimyayı sevmiyorum ki...” diye düşündü...

***

Yine de üniversite tercihlerine işletme fakültesinin altına eczacılık fakültesini de yazdı...

***

Üniversite sınav sonuçları açıklandığında; işletme fakültesini kazanmış olduğunu gördü...

Hemen kaydını yaptırdı...

Yüksek puan isteyen işletme fakültesini kazanmıştı...

İyi bir meslek sahibi olacaktı...

Mantığıyla hareket etmiş, haklı çıkmıştı... Öyle sanıyordu...

***

Kötü sürpriz bir süre sonra üniversitede karşısına çıktı... Birinci sınıfta okuduğu derslerin hiçbirine en ufak bir ilgisi olmadığını gördü...  Birkaç derse eşantiyon niyetine girmeyi denedi...

***

Ne muhasebenin T cetvelinden, ne işletme muhasebesinin tutulmasından, ne aklında bile kalmayan derslerin herhangi birine ilgi duymuyordu...

***

Lisenin son sınıfında alıştığı gibi, üniversitede de dersleri asmaya başladı...

O kadar astı ki, derslerin hiçbirine girmemeye başladı...

En sonunda yıl sonu sınavlarını da astı...

Hiçbir dersin sınavına girmedi...

***

Yerine bir kez daha üniversite sınavına girdi...

Hemen hiçbir tercihte bulunmadı...

Bir yer tercih etmeyecek; gelen puana göre kararını verecekti...

***

Üniversitede hiçbir dersin sınavına girmeyen genç; üniversite sınavından iyi bir puan aldı...

Ancak bu kez de, ön kayıt açan okullar arasında tercih yapmak durumundaydı...

***

Babasıyla hukuk fakültesine kayıt yaptırmak için gittikleri bir gün; hukuk fakültesinin önündeki görevli;

-‘Siyasal Basın Yayın da ön kayıt açtı...” dedi...

Bunun üzerine, Hukuk’un yanıbaşındaki okula babasıyla birlikte gittiler...”

***

Okulun girişinde, bir önceki yıl birinci sınıfta olan öğrencilerin sınav notları asılıydı...

Genç; eski birinci sınıfların sınav notlarının asıldığı listeden, okulun ders programını öğrendi...

***

Hangi derslerin verildiğini, tek tek ortaya çıkardı...

Babasına döndü;

-“Ben bu okula girmek istiyorum...” dedi...

-“Bu dersleri görmek istiyorum... Bunlar benim en fazla ilgi duyduğum konular... Ben bu okula gireceğim...”

***

Babası mütereddit davranıyordu...

Gencin aniden beliren, coşkulu ısrarı karşısında oğlunun

“Mantığı yerine, yüreğinin konuştuğunu” fark etmişti...

***

Zaman kazanmak için;

-“Peki bir ön kayıt yaptıralım...” dedi...

O gün baba oğul okulun kapısında yaptırdıkları ön kayıt okullar, gencin 35 yıl aralıksız sürecek “habercilik mesleğinin” ilk işaretiydi...

***

Ona hayatının en değerli tecrübelerini öğretecek, bütün bir ülkeye “haberci sıfatıyla hitap ettirecek”, bitirdiğinde, hayatın tüm şifrelerini çözmesine zemin hazırlayacak “haberci-gazeteci” kimliğinin ilk imzasıydı o günkü ön kayıt...

***

Baba oğul eve döndüklerinde, onları karşılayan annesi şaşa kalmıştı...

-“Nereden çıktı şimdi bu Basın Yayın?..” diyordu...

Genç çocuğun ise gözlerinin içi gülüyordu...

Kalbi heyecanla atıyordu...

***

Yıllar sonra ilk kez etrafın söylediklerinin esaretinden kurtulmuş, kalbi kendi bildiği şekilde konuşmaya başlamıştı...

“Gazeteci...”