Gazetevatan.com » Yazarlar » Ankara ve Paris... Fransa’yı Türkiye’ye sevdiren adam...

Ankara ve Paris... Fransa’yı Türkiye’ye sevdiren adam...

16 Nisan 2016 Cumartesi


Ankara ile Paris’te terörist saldırılarla ölümlerin; dünyada niye aynı etkiyi yaratmadığını, neden Paris’le, Ankara arasında “ölümlerde bile bir çifte standart” olduğunu konuşuyorum bir arkadaşımla;
 
***
 
Haklı ve doğru bir soru ve sorgulama bu...
 
“İnsan her yerde insan...
 
Ölüm her yerde ölüm...
 
İnsanın değerlisi ve değersizi olmuyor... 
 
Türkiye’de ve bu coğrafyada binlerce insan ölürken, gıkını çıkarmayan dünya; Paris’te bir saldırı olduğunda toptan ayağa kalkıyor...
 
En etkin ülkelerin liderleri, uçaklarına biniyor; kolkola girerek Paris’teki terörist saldırıya karşı yürüyüşe geçiyor...”
 
Bu görüşü seslendiriyoruz, arkadaşımla beraber...
 
***
 
Ancak olayı sorgularken ben başka bir noktaya da kayıyorum...
 
Şöyle diyorum;
 
-“Bir Hristiyan dayanışması mı bu?..
 
Paris Hristiyan dünyanın kültür ve estetik merkezi olduğu için mi revaçta?..
 
Bağdat, Şam, hatta Ankara, böylesi bir duyarlılığa reva görülmeyecek kadar, “değersiz” metropoller mi dünyada?..”
 
***
 
Anılar, duygular, algıları;
 
Algılar tepkileri tetikliyor...
 
Paris; milyarlarca insanın gözünde, gönlünde, anılarında çok şey ifade ediyor...
 
“Aşkın başkentini çağrıştırıyor...
 
Romantizmin merkezi olduğunu hatırlatıyor... 
 
Mimarinin doruğunu, şehirciliğin estetiğini vurguluyor...
 
Kültür abidesi bir yer, şıklığın markası bir merkez restoranların ve bulvarların mabedini bir megapolü sembolize ediyor...
 
Müziğin romanshaykırarak bis yapıyor...” diye konuşuyorum...
 
***
 
-“Paris; milyarlarca insan için çok şey ifade ediyor... Onun için oradaki saldırı empati yoluyla dünyanın dört tarafında yankı buluyor...
 
Yüz milyonlarca insanın direkt empati duygusunu barındıran bir kent oluyor Paris...
 
Aşık olan Paris’i düşünüyor...
 
Romantik olan Paris’i düşlüyor...
 
Marka giyen Paris’i özlüyor...
 
Şık restoran zevkini Paris karşılıyor...
 
Ankara saldırılarından sonra; “ilk aşklarımın, ilk gençliğimin, delidolu heyecanlarımın kenti” Ankara’yı yazmayı yeğliyorum...
 
Ankara insanıyla, aşkıyla, müziğiyle, heyecanıyla anlaşıldıkça, “başkent bir dünya megapolü haline gelecek biliyorum...”
 
 
 
ENRİCO MACİAS’I DİNLERKEN...  (2)
 
Önceki gece; Zorlu Center’da Türkiye’ye Fransa’yı sevdiren adam; Enrico Macias’ı dinlerken bunları düşünüyorum...
 
***
 
“(J’ai quittÈ mon pays),
 
Yurdumdan ayrıldım...
 
(j’ai quittÈ ma maison)
 
Evimden ayrıldım...
 
***
 
(Ma vie, ma triste vie)
 
Hayatım, hüzünlü hayatım
 
(Se traîne sans raison)
 
Sürünüp gidiyor sebepsiz...
 
***
 
(J’ai quittÈ mon soleil),
 
Güneşimi terkettim...
 
(j’ai quittÈ ma mer bleue)
 
Terkettim mavi denizimi...
 
***
 
(Leurs souvenirs se reveillent),
 
Hatıralar canlanıyor...
 
(Bien aprËs mon adieu)
 
Elveda dedikten çok sonra ben...
 
***
 
(Soleil, soleil de mon pays perdu)
 
Güneş... Kaybolan ülkemin güneşi...
 
(Des villes blanches que j’aimais),
 
Sevdiğim beyaz şehirleri...
 
***
 
(Des filles que j’ai jadis connu)
 
Bir zamanlar tanıdığım kızlar...
 
(J’ai quittÈ une amie),
 
Kız arkadaşımı terkettim,
 
***
 
(je vois encore ses yeux)
 
Hala gözlerini görüyorum onun...
 
(Ses yeus mouillÈs de pluie, de la pluie de l’adieu)
 
Yağmur ve vedanın çiselemesiyle ıslanmış gözlerini...
 
***
 
(Je revois son sourire...)
 
Gülümsemesini görüyorum yeniden...
 
(Si prËs de mon visage)
 
Yüzüme bu kadar yakın...
 
***
 
(Il faisait resplendir)
 
Işıldatırdı...
 
(Les soirs de mon village)
 
Köyümün akşamlarını...
 
***
 
(Mais du bord du bateau, qui m’Èloignait du quai)
 
Fakat beni rıhtımdan uzaklaştıran geminin güvertesinde...
 
(Une chaîne dans l’eau)
 
Bir zincir...
 
(a claquÈ comme un fou)
 
Çılgın gibi şıngırdadı suyun içinde...
 
***
 
(J’ai longtemps regarde)
 
Uzun süre bakakaldım...
 
(Ses yeux bleus qui fouillent)
 
Gittikçe uzaklaşan mavi gözlerine...
 
***
 
(La mer les a noye)
 
Deniz boğdu gözlerini...
 
(Dans le flot du regret)
 
Pişmanlığın ve hüznün dalgasında...”
 
***
 
36 yıl önce çiseleyen yağmurda; erken bir Paris sabahında alacakaranlıkta terk ederken ıslak şehri;
 
“Bir gün ona başka bir mecrada kavuşacak olmanın” hayaliyle veda ediyorum...
 
 
***
 
Çocukların dünyaya gelişlerine işaret çakan bir şehir orası...
 
Kazanılan kariyer için atılan en anlamlı imzanın... 
 
Yaşanılan en keskin virajların... 
 
Nice savrulmanın yarattığı bohem ıslaklığın...
 
Şehri Paris...
 
 
PARİS ŞARKILARI...  (3)
 
Önceki gece;
 
Adieu Mon Pays (Elveda Ülkem) parçasını söylüyor Enrico Macias...
 
Cezayir’de bir Cezayir Musevisi Fransız olarak doğan, genç yaşında Paris’e göç eden bir adamın Fransa’ya ve dünyaya damgasını vuran hayatını anlatıyor...
 
***
 
Enrico Macias’ın şarkılarını ilk dinlediğimde 15 yaşında olduğumu anımsıyorum...
 
Otuz altı yıl önce Paris’e ilk geldiğimde o parçaları mırıldanıyorum içimden...
 
***
 
Hayatın hüzünlü mucizesini andırır bir biçimde çalıyor ve söylüyor hüzünlü parçaları... 
 
İstanbul’da gece bir bahar gecesi...
 
Yazı umudu ve mutluluğu çağırıyor...
 
Çiseliyordur; yağmur şimdilerde; muhtemelen Islak Kent’te...
 
Hüzünlüdür; sürgün kenti...
 
***
 
Aslında neresi sürgün orası da meçhul...
 
Sürgün Paris’te mi; İstanbul’da mı; orası na-malum...
 
***
 
Chopin’in Varşova’yla Paris arasında sıkışan yüreğinin kararsızlığını andıran aynı müzmin meçhul; garibin kalbiyle beyni arasında da tahteravalli oynuyor... 
 
***
 
Enrico Macias...
 
George Moustaki’nin ‘le meteque’i...
 
Indila’nın ‘Derniere Danse’ı;
 
Jacques Brel’in ‘ne me quitte pas’ı...
 
Jean Francois Michael’in ‘Coupable’ı; ‘si l’amour existe encore’u;
 
Adieu Jolie Candy’si...
 
Christian Adam’ın ‘si tu savais combien je t’aime’i...
 
Edith Piaff’in ‘canoe rose’u...
 
‘sous le ciel de Paris’i...
 
***
 
Melodramik bir filmi andırıyor Paris...
 
“Fado” müziğindeki trajediyi...
 
Rebetika’daki (Rembetika) ağıtı...
 
Karlı Kayın Ormanı’nda; Yedi Tepeli Şehre duyulan türkünün özlemini;
 
Zingarella Zingarella...