Gazetevatan.com » Yazarlar » Yelda’nın ağlayan telefonu ve tarihi kirletenlerin kirlenmesi...

Yelda’nın ağlayan telefonu ve tarihi kirletenlerin kirlenmesi...

31 Mart 2016 Perşembe


Öğlen saatlerinde dün haber merkezinde yaşadıklarını yazdığım Yelda Kırçuval arıyor...
 
Telefonda hüngür hüngür ağlıyor...
 
Anlattığım olayların “hayatının kırılma anı olduğunu, yazıda bunları yeniden yaşattığım ve geçmişiyle yüzleştirdiğim için bana müteşekkir olduğunu” söylüyor...
 
***
 

 
Ona kendisiyle ve yayıncılığıyla gurur duyduğumu söylüyorum...
 
O günlerde; “kurulu sistemin ve planlanan oyunların bir parçası olmayı reddeden” SHOW Haber Merkezi’nin başına nelerin getirildiğini düşünüyorum...
 
***
 
Düzenbazlar; koskoca bir haber merkezini itibarsızlaştırmak için, “izlenme oranı anlamına gelen rating”in Türkiye’yi mahvedeceğini söyleyecek kadar yalancılaşıyor, sahtekarlaşıyorlar...
 
***
 
Türkiye’de insanların izleme tercihlerini gösteren bir sistemi; “Türkiye’yi mahvedecek bir düzen” olarak gösterebilme cüreti, seslerinin çok çıkmasından kaynaklanıyor...
 
***
 
Normal bir düzende aklı biraz olan insanın;
 
-“Rating dediğiniz kimin hangi kanalı ve programı izleyip izlemediği sorusunun cevabı... Bunun Türkiye’yi mahvetmekle ne ilgisi olabilir?.. Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?..” demiyor diyemiyor...
 
Algı öyle bir hale getiriliyor ki;
 
“İnsanların hangi kanalı ve programı tercih ettiklerini gösteren sistem” Türkiye’yi felakete götürecek düzen olarak gösteriliyor...
 
***
 
Çünkü hedefledikleri SHOW Haber, ratingleri altüst ediyor...
 
Bunu da “entelektüel dürüstlük” adına yaptıklarnı ve “etik mülahazalarla” davrandıklarını söyleyerek gerçekleştiriyorlar...
 
***
 
Dün gazetenin birinde “doğru ve dürüst haberciliğin haysiyet savaşını verdiğini söyleyen” bir düzenbazın; o günlerde çalıştığımız televizyon kanalında kadrosuz; iş başı şoförlük yapan tanımadığımız bir adamı tacizci ve tecavüzcü ilan ederek, benim ismimle yan yana koyarak “üzerimde nasıl çamur bir algı yaratmaya çalıştığını” hatırlıyorum...
 
***
 
Bu çamurlukların yıllar sonra başka çeşitlerini, özel hayatımda en yakınımda  gözüken insanlardan “aynı senaryonun ve planın parçası olarak” geleceğini henüz bilmiyorum o günlerde...
 
***
 
Haysiyet mücadelesini için çabaladığını söyleyen nice haysiyetsiz! o günlerde “hayatımızı kuru iftiralarla karartmak için, yalanın ve iftiranın en pisini, en kirlisini en çirkefini atmaktan” çekinmiyor...
 
***
 
Ne enteresan ki; hayat kimsenin yaptığını yanına koymuyor...
 
Gün geliyor; hiç tahmin edilmeyen bir yerde, hiç tahmin edilmeyecek bir olayda; tarih kendisini “kirletenleri”, kirletiveriyor...
 
    
MİRAS VE KÂBUS...
 
Hayat, ölüm ve ölümün arkasından yaşananlar; bir magazin tartışmasının  ‘şimdi ne olacak acaba’ muammasıyla beslenen şehvetli belagatının keyfi yerine; içinden çıkamadığım cevapların havada uçuştu derin bir hüzne sürüklüyor beni...
 
***
 
Kayahan ne ilk, ne de son kurban “ölümünden sonra yaşanan kavgalara özne olan...”
 
Onun için üzülüyorum...
 
Fakat daha çok “bunlar bunlar benim başıma gelirse ne yaparım sorusu”nun  biçare hüznü kurcalıyor beynimi...
 
Hiçbir şey yapamam...
 
Ölmüş gitmişim...
 
Her faninin ruhunun “yalanla bezenmiş senaryoları sıkıntılı sıkıntılı” izleyeceğini biliyorum...
 
Öldükten sonra ruhta ego da faaliyette olmayacağından hüzünler işkence gibi gelecekler ademoğluna...
 
***
 
Ölümlerin ardından, para ve miras kavgasından öteye; merhum ve merhumenin; hayatta yaptıklarını yok farz eden, yaşananları tersyüz edip bir iftira zincirinin halkası haline getiren” bir dünyada yaşamakta olduğumu anladığımda, hayatımın elli yılını geçirmiş bulunuyordum...
 
***
 
O zaman fark ediyorum ki; Türkiye’de insanların yaşadıkları olayları tümden çarpıtan, yalan yazan, yalan söyleyen, gerçekleri optik aldatmacalarla buharlaştıran, kurmacaları ve iftiraları gerçekmiş gibi gösteren “algı ajanları” dört bir yanı sarmış faaliyetteler...
 
***
 
Bu ülkede ne kadar çok kişi bir şeyi tekrarlarsa, o olay gerçek zannediliyor...
 
Çok kişinin söylediği bu ülkede gerçek sanıldığından, “koro halinde söyleyerek, Türkiye’nin ve bu coğrafyada yaşayan insanların gerçek tarihini” çakma ve yalan bir tarih olarak değiştiriyor, belgeselleştiriyorlar!..
 
***
 
50 yaşıma kadar, yaşadığım ve gördüğüm olayların, “her şeyiyle doğru yazılacağına yönelik değişmez bir tarih inancım olduğundan”, bu konuları hiç dert etmiyor, yaşamı aynı hızla ve ambiyansla sürdürüyorum...
 
***
 
50 yaşından itibaren başıma inanılmaz olaylar geliyor...
 
Başıma gelen olaylardan daha korkuncu ise olaylar değil, “olayların yalan ve yanlış yazıldığını fark etmiş olmam...”
 
***
 
Yaşadığım ve tanık olduğum olaylar, oldukları şekliyle değil, olmadıkları biçimleriyle, belgesellere konu oluyor, tarih yazan, belgesel yapan adamlar olayları “insanları dolandırmaya yönelik düzenbaz  bir senaryo haline getiriyor ve öyle  satıyor...” 
 
***
 
Yaşadıklarımız; “dolandırıcıların elinde”, düzenbazların haklı, iyilerin haksız göründüğü bir optik çarpıtmanın resmiyle beyinlerimize nakşediliyor...
 
***
 
“Bu gerçek değil...” diye haykırmak istiyorum başlarda...
 
Yalnız ve çaresiz görünüyorum, kimselcikler görünmüyor etrafımda...
 
-“Ama öyle olmamıştı ki...” diye anlatmaya çalışıyorum...
 
Bir kâbusta gibiyim...  Sözlerim boğazımda düğümleniyor, bir türlü ağzımdan çıkamıyor...
 
Ağzımdan çıkanı, o büyük koro karşısında kimsecikler duymuyor...
 
***
 
“Bir kâbus olsa gerek  gördüklerim” diyorum...
 
Hayır bir kâbus değil...
 
Yaşıyorum bunları ve
 
yaşadıklarımın somut bir gerçek olduğunu fark ediyorum...
 
-“Keşke kabus olsaydı; o zaman uyanıp rahatlardım” diye hayıflanıyorum...
 
O zaman bugünlere ibret olacak olayları ve gerçekleri yazmaya başlıyorum...