Kayahan’la bir Tarabya gecesi...

Haberin içinde ve zirvesinde olduğum yıllar...

Kendimi bildim bileli “haberci”yim, “habercilik yapıyorum...”

Mesleğimi, aidiyetimi, ekmeğimi “haber”den kazanarak yaşıyorum...

***

Bunca popülariteye...

Haber yapmanın verdiği bunca misyona, güce ve erke...

Hep içimin bir yerlerinde;

“Yaptığım haberin 24 saatlik bir ömrünün olduğu”nu biliyorum...

***

Bize öğretmişler...

Gazete 24 saat yaşar...

Ertesi gününün gazetesi çıkana kadar... Sonra gazeteleri, pazarda kesekağıdı yaparlar...

Yaptığınız haberler, yazdığınız yazılar, çektiğiniz fotoğraflar, sebze ve meyvelerin içine konduğu kağıtta birer poşet olurlar...

***

Televizyon haberinin ömrü gazete kadar bile olmaz...

Haber bülteni çıktığı anda haber biter... Birkaç dakika, sabahtan akşama yaratılması için uğraştığınız haberi bitirir, tüketir ve gider...

***

Sanatçının eserinin “kalıcı”lığıyla, gazetecinin yarattığı ürünün; “dayanıksızlığı”, beni tarifsiz kederlere sürüklüyor o günlerde...

***

Gazeteci olmak güç sahibi olmak demek... Veya güç sahibi olduğunu zannetmek...

Haberin Devamı

Gazeteci olmak, hayatı yönetenlerle içli dışlı, yaşamı başka bir pencereden yaşamak demek...

Gazeteci olmak, kimsenin giremediği kapıdan girmek, kimsenin bilmediği şeyleri önceden bilmek, kimsenin arka kapısını öğrenemediği olaylara dört başı mamur vakıf olmak anlamına geliyor...

***

Haber hızlı...

Üretimi de tüketimi de...

Haber popüler... Haber, güç...

Haber sosyalleşerek geniş ve etkin çevreye hayatın kadrajını çizmek demek...

***

Ancak bunların hiçbirisi kalıcı bir özellik taşımıyorlar...

Büyük çoğunluğu kalbe değil, akla ve mantığa sesleniyorlar...

Farkındayım ki; günlük akla ve gündelik yaşama seslenen şeyler; “yoğun ilgiyi yakalasalar da kalıcılığı sürdüremezler...”

***

Habercilik 24 saat ömrü olan bir meslek... Her 24 saatin bitiminde; hayat yeniden başlıyor...

Oysa müzisyenlik ve esasen sanatçılık; “duygulara ve kalbe” hitap eden bir evrensel estetik...

“Güncel”in peşinde koşmak değil; evrenselin peşinde koşmak mesele...

***

Aşkı, duyguyu, sevgiyi, sezgiyi, kalbi, umudu, umutsuzluğu, yaşamı, sevinci, haykırışı, hüznü ve kederi; “estetik bir sanat diliyle” besteliyor, yaratıyor, yorumluyor; sanat... Güzel bir haberi, 24 saat konuşuyor insanlar...

Haberin Devamı

Güzel bir besteyi, şarkıyı ise yıllarca söylüyor dilden dile milyonlar...

***

Söylerken insan; duygulanıyor, hüzünleniyor, ağlıyor, seviniyor, mutlanıyor, keyifleniyor...

Kendini buluyor, kendini yaşıyor her parçanın tınısında, nakaratında, melodisinde...

***

Kayahan’la Tarabya’da “Garaj” lokantasında bir akşam yemeği için buluşuyoruz...

Yanında menajeri var...

Benim de yanımda haber merkezinden bir iki müdür...

Onun sanatını yeterince duyuramamaktan muzdarip olduğunu anlıyorum o gece...

Ben ise “milyonlara duyurduğum sesin, sanat olmadığına hayıflanıyorum içte içe...”

Birbirimizin dünyalarına bakarak, hayatı anlamlandırmaya çalışıyoruz...

Keyifli bir gece geçiriyoruz...

***

Ben ona sanatı, o bana haberi soruyor... Sonraki yıllarda haberle ne kadar ilgileniyor bilmiyorum...

Ben ise “sanata” ilgimi gittikçe artırıyorum... “Habere olan ilgim azaldıkça, edebiyata, sinemaya, müziğe vazgeçilmez bir sevgi duyuyorum...”

Haberin Devamı

Siyah Beyaz Bir Aşk Hikayesi’ne gelene kadar...

KADINA YAZILIRKEN, HAYATA DAMGASINI VURAN AŞK...

Parçayı dinlediğimde; “yaşadığım aşkları değil, yaşadığım tek bir aşkı” hatırlıyordum...

Kayahan; Siyah Beyaz Bir Aşk Hikayesi’ni “büyük aşkı olan bir kadına yazmıştı...”

***

Parçanın içindeki söylediği; aşk yaşadığı kadına okuduğu metinden; kadının sanki beraberinde çocuğu da var gibiydi...

Bir ailenin esintisini içermekteydi...

Muhtemelen Kayahan’ın karısını ve ilk çocuğunu sembolize etmekteydi...

***

Her halükarda büyük bir aşk, derin bir sevgi, dolu dolu bir yaşanmışlık vardı sözlerinde, melodisinde...

***

Ne ki ben parçayı dinlerken;

Sözlerinde hissettiğim şey;

“Kadınlarla tam yaşayamadığım aşkların; bana yadigar kalan kısmını yaşadığım “Siyah-Beyaz aşkımdı...”

***

Siyah Beyaz Bir Aşk Hikayesi parçasını o kadar sevmiş, o kadar siyah beyaz renklerle özdeşleştirmiştim ki, o kadar Beşiktaş’lı yapmıştım ki; yöneticilik yaptığım günlerde yeni açılan İnönü Stadı’nın açılış parçalarından birisi o parça oluverdi...

Haberin Devamı

***

Böyle yapmamın bir nedeni vardı...

O yıl yönetim olarak İnönü stadının tribünlerini ilk kez, sahaya çok yakın yaptırmıştık...

Koltuğundan ayağa kalkan seyirci, tek hamleyle sahanın içine girebilecek durumdaydı...

İngiltere Premier Lig takımlarından esinlenmiştik bu uygulamayı...

İçimizde derin tartışmalar olmuştu;

-”Seyirci sahaya iki adım atar girer, olay çıkarsa ne yaparız?..” diye...

Sonunda herkes bir önlem almaya çalıştı...

Ben; ustanın “Bizimkisi Bir Aşk Hikayesi; Siyah Beyaz Benim Gibi Biraz” şarkısını kayda aldırmıştım...

***

Maçın başında ve devre arasında, ikişer kez bu parçayı çaldırıyor, taraftarda oluşacak agresif harareti eritmeye çalışıyordum

Kayahan’ın şarkısı “tribünleri coştururken, saldırganlığı söndürüyordu...”

Bu etkisinden yararlanarak olayları çıkmadan engellemeye uğraşıyordum...

***

Kayahan bu parçayı Beşiktaş için seslendirmemişti...

Galatasaray’lıydı o...

Yaşadığı siyah beyaz aşk hikayesi de Beşiktaş’la yaşadığı bir aşk hikayesi değil, bir kadınla yaşadığı aşk hikayesiydi...

Ama sanat eseri, çoğu zaman yaratanını aşar...

Anonimleşen kimliği geniş kitlelerin arzuladığı bir hüviyetin karakterine bürünür...

“Usta”nın şarkısı “yaşadığı

büyük aşkın ötesinde, siyah beyaz aşkların unutulmaz sembolü oluyordu...”

“Bizimkisi bir aşk hikayesi

Siyah beyaz film gibi biraz

Gözyaşı umut ve ihtiras

Bizimkisi alev gibi biraz

***

Bizimkisi bir aşk hikayesi

Siyah beyaz film gibi biraz

Ateşle su dikenle gül gibi

Bizimkisi roman gibi biraz

***

Bu güller senin için

Bu gönül ikimizin

Hiç üzülme ağlama

Sen gülümse daima

***

Bizimkisi bir aşk hikayesi

Siyah beyaz film gibi biraz

Hüzünlü sonbahar kapısından

Çıkmak gibi aydınlığa biraz...

DİĞER YENİ YAZILAR