Gazetevatan.com » Yazarlar » Benim sanatçılarım... Timur Selçuk... İspanyol meyhanesi ve niceleri...

Benim sanatçılarım... Timur Selçuk... İspanyol meyhanesi ve niceleri...

24 Ağustos 2014 Pazar


Babam bitmek bilmez ısrarlarım karşısında bana yurt dışından bir pikap alıyor...

O güne kadar Türkiye’de gördüklerimden çok daha iyi bir pikap bu...

Stereo...

Çok hassas olduğu belirtilen iğnesinde platin toplayıcı olduğu söyleniyor...

Pikap otomatik...

Onu kırmamaya, bozmamaya, iğnesinde hasar yaratmamaya, plakları çizmemeye, yıpratmamaya büyük özen gösteriyorum...

Odamda, kapımı kapatıp, içerde saatlerce müzik dinliyorum...

Annem odamın kapısını açmasın diye içimden dualar ediyorum...

***

Birkaç ay sonra, bir yerlerden İspanyol Meyhanesi parçasını duyuyorum...

Hemen 45’liğini alıyorum...

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirini Timur Selçuk besteliyor...

Elbette Timur Selçuk söylüyor...

***

“Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap...

Gecelerden bir gece bezginiz...

Üstelik adamakıllı sarhoşuz...

Ellerin ellerimde...

İspanyol Meyhanesi’nde bir kadın; çığlık çığlığa şarkı söylüyor...

Belli yıkılmış bir kadın...

Hayli çirkin, hayli geçkin; ağlamaklı...

Zayıf incecik elli, incecik elli...

Kalın dudaklı...

Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımızda...

Yüzümüz al al oluyor...

İçimiz hüzün dolu, kahır dolu...

Gözlerimiz kanlı...

***

Yeter, yeter...

Öleceksek ölelim...

Haydi vur kendini şaraba...

kedere ve aşka vur...

Daha içelim hey,

Daha içelim hey, hey...

***

İspanyol Meyhanesi’nde bir gece...

Seninle, seninle başbaşayız...

Üstelik sarhoşuz adamakıllı...

Daha içelim, daha içelim...

İspanyol Meyhanesi’nde öldüğümüzü kimse bilmesin...

Hey garson; bütün hesaplar benden bu gece...

Sen de iç sen de iç...

Kapat kapıları, kapat, kapat, yabancı gelmesin...

İspanyol Meyhanesi’nde öldüğümüzü kimse bilmesin...

Ölelim; ölelim artık...

Bitsin bu delicesine koşu...

Bitsin bu koşu...

***

Yeter yeter...

Öleceksek ölelim...

Haydi vur kendini şaraba, kedere ve aşka vur...

daha içelim hey,

Daha içelim hey hey...”

***

15 yaşındayım...

Parçayı dinledikçe yıkılıyorum...

Günler, geceler, aylar, yıllar parçanın etkisini üzerimde bir nebze olsun azaltmıyor...

Platin toplayıcısı olduğu söylenen hassas iğneyi değiştiriyorum;

Ancak ne İspanyol Meyhanesi’ni ne 45’liğin arkasındaki Ayrılanlar İçin parçasını, Beyaz Güvercin’i, Çoban Çeşmesi’ni hayat boyu  değiştiremiyorum...

Ne pikabımdan ne ruhumdan...

Timur Selçuk Beyaz Güvercin’den Nereye Payidar’a, İspanyol Meyhanesi’nden, Benim Ol Bugün, Yarın ve Daima’ya kadar nice bestesi ve yorumuyla bütün gençliğime ve hayatıma damgasını vuruyor...

Benim en önemli sanatçılarımdan biri oluyor Timur Selçuk...

Onun vurgularındaki “duyarlı dokunuşlar, kreşendolar, kalbime direkt olarak vuruyor...”

***

-“Deha düzeyinde bir müzisyen olabilseydim eğer...” diyorum; -“İspanyol Meyhanesi’ni ancak böyle bestelerdim...”

Timur Selçuk’un bestelediği ve yorumladığı tüm parçalarda o duygusal tını, o kahredici vurgu var...

Cat Stevens’da da vardı...

Sezen Aksu’da da...

O zaman Timur Selçuk’un Temmuz doğumlu bir Yengeç olduğunu fark ediyorum...

Yengeç Burcu şarkıcılarının duygusal ve duyarlı tınıları, kalbimi ve ruhumu medcezirler boyu yıkıyor...

***

-“1964 yılı Ekim ayında müzik eğitimi için Paris’e gittim...” diyor Timur Selçuk...

-“Yaşlı bir madamın yanında bir oda tuttum...

Bir duvar piyanosu kiraladım...

Günde en az dört beş saat çalışmaya başladım...

Bir yandan armoni, müzik tarihi, teknik, oda müziği, armonik analiz gibi dersler, diğer yandan, yedi yaşımdan beri birlikte yaşadığım mide ülseri isimli genç kızla baş etmeye çalışıyordum...

İlk yıl nasıl geçti, pek anlamadım.

İkinci yıl, stüdyosunu boşaltıp Türkiye’ye dönen bir arkadaşımın yerini tuttum...

Kuyruklu bir piyanosu vardı... Konservatuarın arka kapısına bakıyordu benim odamın büyük ve tek camı...

Konserlerini dinlediğim birçok virtüöz önümden, beni selamlayarak geçiyorlardı sanki...

Rahatsız olmasınlar diye tülü hafifçe aralayarak bakardım onlara...

Çocukluğumdan beri küçük ezgiler oluşturmaya gayret ederdim, onlara piyanoda sol el eşliğinde ekler çalardım...

Bu oyun çok hoşuma giderdi...

Okulda edebiyat dersim iyi olduğu için şiire meraklıydım, gelirken şiir kitaplarımı da getirmiştim...

Şiir sanki yalnızlığın dostudur diye düşünürdüm...

İyi ki getirmişim o kitapları,

Faruk Nafiz Çamlıbel, Ümit Yaşar Oğuzcan, babamın dostu olan, şiirlerini bestelediği şairler...

İlk seçtiğim Faruk Nafiz’den “İnme” isimli şiirdi, bunu besteleyebilirsem, günler daha az sıkıntılı geçecekti...

Öyle de oldu ve gerisi geldi.

1965 sonbaharıyla 67 sonbaharı arasında bu şarkıya, “İspanyol Meyhanesi”, “Ayrılanlar İçin”, “Sen Nerdesin?”, “Beyaz Güvercin” . eklendi...

***

*İspanyol Meyhanesi Ümit Yaşar Oğuzcan’ın çok çarpıcı bir şiiriydi...

Yoğun bir görsellik ve duygusallık iç içe geçmişti...

Hepsini bestelemek olanaksızdı, opera aryası gibi olurdu...

Ancak neresi, nasıl atlanacaktı, hangi bölümü tekrarlanacaktı?..

Özgün Fransız şarkı sanatının önde gelen isimlerinden Leo Ferre, büyük şairlerden Aragon’un eserlerini besteleyip seslendirmişti...

Aragon’a sormuşlar: “Ferre sizin şiirlerinizi değiştirerek besteliyor, kızıyor musunuz?” diye, o da; “şarkı, şiirden de, müzikten de bağımsız özgür bir varlıktır, kendi hayatını özgürce yaşar. İsteyen şiiri okur, dileyen şarkıyı dinler, ya da söyler”... Ben bunu bir yerde okumuştum, hemen bu görüşü sahiplendim...”

***

Önceki gece bir Bodrum ışıltısında denizin yanıbaşında Aziz Birsin ve orkestrasını dinliyorum...

Birkaç parça sonra Aziz Birsin;

-“İstediğiniz bir parça var mı?..” diye soruyor...

Bana bakıyor...

Dilim kendiliğinden;

“İspanyol Meyhanesi...” deyiveriyor...

Timur Selçuk ve İspanyol Meyhanesi örneğinden hareket ederek, “hayatımı etkileyen, benim dediğim sanatçıları bundan böyle gizli kalmış yerlerinden çıkartıp, insanların daha rahat göreceği yerlere koymaya karar veriyorum...”

Onlar benim sanatçılarım...

Benim hayatıma, ruhuma, kalbime yön veren, beni mutlu eden sanatçılar...

Kamuoyunun algısına; birçok hesapla birçok amaçla, birçok pompalamayla, başka şeyler vitrine çıkartılmaya çalışabilir... 

Benim sahici algılarım...

Duygularım...

Sahici sanatçılarıma kalbimin sahip çıkmasını söylüyor...

“Benim ol bugün...

Yarın...

Ve daima” dercesine...

***

Ve elbette;

“Süzülüp mavi göklerden yere doğru... Omuzuma bir beyaz güvercin kondu...

Aldım elime...

Usul usul okşadım

Sevdim;  Genençliğimi yeniden yaşadım...” diye mırıldanarak...

*****

ÖNÜMDEKİ ŞARABA DOKUNAMADIĞIM İSPANYOL MEYHANESİ...

Aziz Birsin’in Yasmin Oteli’nin deniz kenarında Birsin ve orkestrasının muhteşem yorumlarını dinliyorum...

Gece parlak, pırıltılı...

Birsin’in parçaları seslendirişinden, yorumlayışından, vurgularından “Bu adam Su Burcu mehtemelen de Yengeç Burcu...” diyorum...

İki yıl önce de Palmalife Otel’de söyleyen Nazım Kandur’da da aynısı olmuştu...

-“Bu adam Su Burcu” demiştim...

Sormuştum... Akrep Burcu çıkmıştı...

Aziz Birsin de doğal olarak Yengeç Burcu çıkıyor...

***

Konser başlamadan bir kadeh kırmızı şarap istiyorum... Parçalar o kadar içime giriyor, müziği o kadar içimde hissediyorum ki;

Bütün bir gece önümde duran ısmarladığım o tek kadeh kırmızı şaraptan bir tek yudum bile alamıyorum...

Müzikten ve şarkılardan sarhoş, Yasmin Otel’den ayrılıyorum...

*****

İNSAN GİBİ DÜŞÜNEN “TANRI” SANISINDAN; ALLAH GİBİ DÜŞÜNEN İNSAN ANLAYIŞINA...

İki yıldan fazla bir zamandır yanımda duran kitaplardan biri Ahmed Hulusi’nin Dosttan Dosta kitabı...

İçinden pasajlar alıyorum...

Önemli bulduğum sözleri alıntılıyorum...

Hayatı değerli yapmak ve yaşama katkı sunmak için içinden çıkardığım sözlerden potburiler yapıyorum...

***

Ahmed Hulusi’nin kitaplarında “Tanrı” kelimesinin kullanılmasını istemediğini, Allah kelimesini yeğlediğini biliyorum...

Bunu neden böyle tercih ettiğini merak ediyorum; fakat üzerinde çok fazla durmuyorum...

Bazen önünüzdeki şeyi algılayamıyorsunuz... Dün Dosttan Dosta kitabının kapağında Ahmed Hulusi’nin bu ayrımı bizzat kapaktan anlattığını görüyorum...

Nal gibi yazıyı, bunca zamandır nasıl görmediğime, ya da algılayamadığıma şaşıyorum...

***

“İnsan gibi düşünen “Tanrı” sanısından;

“Allah” gibi düşünen İnsan anlayışına...”

Böyle diyor Ahmed Hulusi... 

Kitabın içinden sevgi dolu bir pasajla yazıyı bitireyim; -”Sevgi insanın elinde değildir...

Birisini “sev” demekle sevemezsin...

“Sevme” demekle de o sevgiyi kalbinden söküp atamazsın...

Sevgiyi veren “Allah”tır...