Gazetevatan.com » Yazarlar » Cinnet mevsimi...

Cinnet mevsimi...

02 Mayıs 2014 Cuma


Murat Özenalp 49 yaşında bir Albay’dı...

Balyoz davasından tutuklandı...

16 yıla mahkum oldu...

Hapse girdiğinde kızı Duru henüz bebekti...

O hapisteyken beş yaşına bastı Duru... Üzülmesin, hayata yenik başlamasın, kendini kötü hissetmesin diye, “cezaevinde tutuklu ve hükümlü olduğunu söylemedi Albay Murat Özenalp...”

Küçük kızına “özel ve gizli bir görevle hapishaneye girdiğini“ anlattı...

Görev süresi bitip tayini çıktığında eve dönecekti...

Beş yaşına basan Duru; babasını hapishanede gizli bir misyonla bulunan özel bir görevli olarak bilmeye devam etti...

***


Hayat Güzeldir filmindeki Guido gibi...

Guido da beş yaşındaki oğlu Giousue’yi üzmemek, hayatta kalmasını sağlamak, hayata tutunabilmesini gerçekleştirebilmek için, gerçekte tutuklu olmadıklarını, orada bulunmalarını oyunun bir parçası olduğunu söyler...

Yakalanmayıp da bin puana ulaştıklarında büyük ödülü alacaklarını müjdeler!..

Beş yaşındaki Duru da Giousue gibi hapishanede özel görevle bulunduğunu zannettiği babası Albay Murat’ı ziyarete gitti birkaç gün önce...

Açık görüşme esnasında, yakan top oynamak istedi babasıyla...

Murat Özenalp kızının isteğini kırmadı, büyük bir mutlulukla kızıyla yakan top oynamaya başladı...

49 yaşındaydı...

Yakan top oynarken aniden fenalaştı sırt üzeri yere düştü...

Kafası da fena halde yere çarptı...

***


Kızı babasının yanına koştu...

Ağlıyordu, çığlık çığlığaydı...

-”Babacığım ne oldu sana?..” diyordu...

Babası kızının sesiyle bir an gözlerini açtı ve;

-”Bir şeyim yok yavrum...” dedi...

Beş yaşındaki Duru;

-”Söz bir daha yakan top oynamayacağım babacığım...” diyordu...

Böyle durumlarda hep olageldiği gibi şanssızlıklar ve ihmaller arka arkaya geldi...

Ambülansın kapısı kilitliydi...

Şoför hemen bulunamadı...

Murat Albay bir daha uyanamadı...

Beyin kanamasından gitmişti...

***


Roberto Bennigni’nin Hayat Güzeldir filminde Guido’nun kendi çocuğunun gözünün önünde ölüme gitmesi gibi, Murat Albay da kızının önünde, yakan top oynarken ölüme gitmişti...

Ölüme giderken bir göz kırpışı vardır Guido’nun, beş yaşındaki oğlu Giousue’ye...

“Oyun devam ediyor ses etme...” dercesine...

Murat Albay da kızına;

-”Bir şeyim yok kızım...” demişti...

Yakan top oyununu bozmak istememişti...

***


Türkiye karşılıklı kamplara ayrılmış, kutuplaşmış, ötekileşmiş, düşmanlaşmış, nefreti içselleştirmiş, adeta bir cinnet yaşıyordu...

Aylardır cezaevi dramlarının sona ermesi için; “af diye avazım çıkarcasına, gırtlağımı yırtarcasına, bu köşeyi yararcasına; kalplere ve vicdanlara ulaşmaya çalışıyordum...”

Vicdanlara ulaşabilseydim, Murat Albay 49 yaşında ölmeyecek, Duru bu bahar günü babasıyla dışarıda yakan top oynuyor olacaktı...

***


Albay Murat “gizli görevle bulunduğu!! hapishane görüşmesinde“ kızı ve oğluna şöyle söyledi:

-”Tayinim çıkıp eve geldiğimde, sizi nerelere kahvaltıya götüreceğim bir bilseniz...”

Bugün Mayıs’ın ikinci günü...

Bahar geldi...

Yakan top oyunu bitti...

Yakan bahar geldi şimdi...

Vicdanlar ve kalpler hala çok uzaklar...

Baharı değil, cinnet mevsimini yaşıyor buralar...

“GÜNLERİN BUGÜN GETİRDİĞİ... NEFRET KİN VE İNTİKAMDIR...”

Dün ömrümde ilk kez denize girdiğim, çocukluğumun geçtiği, Atina sonrası en güzel İstanbul yıllarımın geçtiği Yeniköy’e gittim...

Anneannemin beni götürdüğü, plajın yakınlarındaki bir Boğaz kafesine oturdum...

Tomar tomar gazeteler vardı koltuğumun altında...

Biraz domates, yeşil biber, salatalıkla bir açık çay ısmarladım garsona...

Küçük dalgalarla huzursuzlanan denize baktım...

Huzursuz kıpırtılarıyla, minik dalgalarıyla Yeniköy tıpkı çocukluğumdaki Yeniköy’dü...

***


O an; üzerinden 50 yıl geçse de, suyun aynı hızla, aynı mini dalgalarla, aynı huzursuzlukla aktığını fark ettim...

Boğaz değişmiyordu...

Aynı akıyordu...

Muhtemeldir ki Osmanlı paşalarının, sadrazamlarının önünden de aynı akmıştı...

Cumhuriyet erkinin önünden de...

Çocukluğumda ilk denize girdiğim günlerde, anneannem “akıntı beni alıp götürecek“ diye çok korkardı...

50 yıl sonra önünde gazete tomarı çay içerken, “akıntıya kapılıp yüzen küçük çocuk geçti önümden...”

***


Biz değişiyor muyduk emin değildim...

Boğaz da Yeniköy’ün önünden akan suyun debisi de muhtemelen değişmiyordu...

Günlerden 1 Mayıs’tı...

Sınıf arkadaşlarım kanlı bıçaklıydı...

Meslektaşlarım kamplara bölünmüş, birbirlerinin gözünü oyma savaşını icra etmekteydi...

Arkadaşlarım birbirlerini hainlik, vatana ihanet, satılmış kalemlikle itham etmekteydi...

Hayat 1 Mayıs’ta bizi kutuplaştırmış, bölmüş, parçalamış, hainliklerle itham etmiş, vatan sattırmış, rezilimizi çıkarmıştı!..

***


1 Mayıs’larda hep beraber “egemen sandığımız ve kendilerini tanımadığımız hakim güçlere karşı yaptığımız yürüyüşler ve haykırışlar“ geldi aklıma Boğaz’ı seyrederken...

Şimdi o Boğaz aynı şekilde akarken, arkadaşlarım da birbirini boğazlıyordu...

***


“Günlerin bugün getirdiği

Baskı; zulüm ve kandır...”

Böyle başlardı birlikte söylediğimiz 1 Mayıs Marşı...

Dün baktım sokaklara, caddelere, mahallelere...

“Günlerin bugün getirdiği...

Nefret, kin ve intikamdı...”

Çayımı içtim...

Boğaz’ın kıpırtılı huzursuzluğunda;

masamın arkasına bile bakmadan yürüdüm gittim...