Gazetevatan.com » Yazarlar » Biz de Mısır gibi mi olacağız?..

Biz de Mısır gibi mi olacağız?..

25 Mart 2014 Salı


“Mısır yargısı, Mursi’yi deviren ordu darbesini protesto eden Müslüman Kardeşler taraftarlarına insanlık tarihinin en ağır idam kararını verdi...” diyor bizim gazetedeki manşet...

-“529 kişiyi ölüm cezasına çarptırdı... Son sözü müftülük söyleyecek...”

***


Son zamanlarda bu ülkeyle ilgili en büyük tedirginliğim bu...

Türkiye fıtrat ve müktesebat olarak, tecrübe ve siyasi olarak gittikçe Mısır gibi Ortadoğu ülkelerine benziyor...

Avrupa’ya bir zamanlar ne kadar yaklaşmıştık bilinmez, fakat geldiğimiz nokta inanılmaz bir şekilde uzaklaştığımızdır...

***


Biz Mısır’da daha kanlısını görsek de, içimizde de kıran kırana şiddetli bir hesaplaşma yaşıyoruz...

Bu ülkede zindanların bir zamanlar bu kadar kolay bir şekilde doldurulmaması gerektiğini söylediğimizde, “geleceğin bu mahkumiyetlerle rehin alınmakta olduğuna” vurgu yapmıştık...
Maalesef şimdi yaşadığımız budur...

Bu ülkede iktidarın demokratik yollarla muhalefete, muhalefetin demokratik yollarla iktidara geçeceğinin işaretleri gün geçtikçe azalıyor...

***


Kaybedenin gün yüzü görmeyeceği bir hesaplaşmanın ayak seslerini duyuyoruz...

Böyle hesaplaşmalar, kaçınılmaz olarak beraberinde yüksek miktarda şiddeti getirir...

Demokratik ve barışçı yollarla iktidardan düşmenin ve iktidara çıkmanın mümkün olmadığı durumlarda, iktidarı kazanabilmek ya da kaybetmemek için her yönteme başvurulabilir...

Demokrasi için esas tehlike budur...

Mısır yargısı 529 kişiyi idama mahkum ediyor...

Mısır’daki “siyasi değişikliğin, insani bedeli 529 idam kararıdır...”

Türkiye’de cepheleşenler beyninin bir tarafında “529 idamın korkusunu ve tedirginliğini” yaşamaktalar...

“Biz de Mısır gibi mi olacağız?..” diye ürkmekteler…

Korku ve ürküntü insanı barışçıl yapmaz...

Ağır şiddete yöneltir...

Türkiye’nin bilinçaltındaki korkusu budur...

“BU ÜLKEDE NİYE GAZETECİ OLMAK İSTEYESİN Kİ?..”

Bir grup genç kız ve erkek arkadaş grubu yanımıza oturduklarında, masada Ayşe Nazlı’yla sohbet ediyorduk...

Cumartesi gecesiydi...

Genç kız, yanımda oturan arkadaşının arkasından bana seslendi;

-“Size bir şey sorabilir miyim?..” dedi...

-“Sor bakalım...” dedim...

-“Ben gazetecilik yapıyorum büyük bir internet portalında... Gazetecilikte devam edip etmeme konusunda kuşkularım var...

Size sormak istedim... Devam edeyim mi; gazeteci olayım mı?.. Yoksa bırakıp halka ilişkiler gibi bir alana mı yöneleyim?..”

-“Kaç yaşındasın?..” dedim...

Amacım meslek değiştirmek için uygun bir yaşta olup olmadığını anlamaktı...

-“26...” dedi...

Yaşı uygundu...

Önünde yepyeni bir ufuk ve çok uzun yıllar vardı...

-“Hangi okuldan mezunsun?..” dedim...

-“Galatasaray Üniversitesi Ekonomi...” dedi...

İçimden şaka yapıyor herhalde bu kız diye geçirmekteydim...

Galatasaray Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitireceksin...

Bu devirde gazeteci olmaya hevesleneceksin...

***


-“Çok mu gazeteci olmak istiyorsun?.. Hayatta en büyük amacın o mu?..” diye sordum...

-“Hayır...” dedi...

-“Aslında haber bültenlerinde sunucu olmak istiyorum...”

-“Burcun ne?..” diye sordum...

-“Yengeç...” dedi...

-“Hemen bırak gazeteciliği... Halkla ilişkiler mi olur, ekonomi mi başka bir alan mı, sevdiğin bir alanı seç...”

-“Çok teşekkür ederim...” dedi...

-“Bütün istediğim sizin gibi bir duayenden bunu duymaktı...”

***


Döndüm Ayşe Nazlı’yla konuşmaya daldım...

Onbeş dakika kadar sonra, içini kurt kemirdiği her halinden belli genç kız, yeniden bana döndü...

-“Biliyor musunuz?..” dedi;

-“Babamla siz aynı okuldanmışsınız... Hatta aynı sınıftan... Siz Ankara Deneme Lisesi’nde okudunuz mu?..”

-“Hayır...” deyip kestirip attım...

-“Ben Deneme Lisesi’nde hiç okumadım... TED Kolej’inde okudum... Bir yanlışlık var herhalde...”

Genç kız ısrarlıydı...

-“Babam sınıf arkadaşı olduğunuzu söylemişti...”

***


Türkiye’nin dört bir yanından vatandaşlar; konuşurken, bir şekilde beni kendi illerinin hemşehrisi sanıyorlardı...

Bu duruma alışmıştım...

Hayatımda görmediğim illerde doğduğum söyleniyordu...

Kibarca hemşehrileri olmadığımı söylüyordum...

Fakat kızına “Onunla sınıf arkadaşıydık...” diyen babaya hiç rastlamamıştım...

Beri taraftan iyi bir lise olduğunu bilmeme karşın, ben Deneme Lisesi’nin önünden hiç geçmemiştim...

Bir gariplik vardı bu durumda ama neydi acaba?..

***


Kafamda şimşek o anda çaktı...

-“Çankaya İlkokulu...” dedim...

-“İlkokul birinci ve ikinci sınıfı Çankaya İlkokulu’nda okudum... Baban orada okumuş olabilir mi?..”

-“Evet...” dedi;

-“Babam Çankaya ilköğretim okulunu bitirdi...”

-“İlköğretim okulu değil, Çankaya ilkokulu...” dedim...

-“Şimdi değişti öyle oldu...” demez mi?..

Yine emin olmadım...

İki senecik okuduğum sınıftaki arkadaşlarımdan bazılarının isimlerini saymaya kalktım...

-“Babana sor onlarla aynı sınıfta mıymış?..” dedim...

***


Saydığım hiçbir isim genç kıza bir şey ifade etmiyordu...

O an yine şimşek çaktı beynimde...

-“Öğretmenimiz Süheyla Ün’dü...” dedim...

Genç kız atladı:

-“Evet babamın ilkokuldaki öğretmeni Süheyla Ün’dü...” dedi...

-“Bize anlatmıştı... Bütün aile Süheyla Hanım’ı çok iyi bir öğretmen ve insan olarak biliyoruz...”

Beni Beşiktaş’lı yapan öğretmenim, yine karşıma çıkmıştı...

Bir Cumartesi gecesi Bebek’te, genç bir kızla sohbette onun sınıf arkadaşımın kızı olduğunu bana tescil ediyordu...

***


Böyle bir öğretmen olabilir miydi?..

Öldükten sonra hala yaşayabilmesi ve neredeyse 50 yıl sonra, her biri bir tarafa savrulmuş sınıfını yeniden toparlıyabilmesi mümkün olabilir miydi?..

Yarım asır sonra yine biraraya getiriyordu yavrularını...

Hatta yavrularının yavrularını...

Sarıldım alnından öptüm genç kızın...

-“Gazeteciliği çok istiyorsan yap... Ama tereddütlerin varsa ve bu mesleğe delicesine aşık değilsen, hemen ayrıl... Galatasaray Üniversitesi’ni bitirmişsin...

Ekonomistsin...

İyi bir üniversite, geçerli bir branş...

Bu ülkede niye gazeteci olmak isteyesin ki?..”