Gazetevatan.com » Yazarlar » Babasını aldığı için hayatı affedemeyen kadın...

Babasını aldığı için hayatı affedemeyen kadın...

04 Şubat 2014 Salı


7 şubat Cuma günü bir film geliyor sinemalara...

Yengeç burcu olmasa, özelliklerini taşımasa ve Philedelphia’dan Forrest Gump’a daha nicelerine kadar muhteşem bir filmografiye sahip olmasa, Mr. Banks filmini ilk tercih izlemeye yanaşmayacaktım...

Los Angeles’ta sinema sanatının merkezinde, hayatın bir kuantumuydu bana Saving Mr. Banks (Mr. Banks’i Kurtarmak) filmini izlemek...

Filmin afişinden hal-i pürmelali, romantik komedi bir Hollywood filminin esintilerini taşıyordu...

O haliyle bana “sıradan bir romantik komedi filmi” havası vermişti...

***


Oysa filmde, “bir babayla küçük kızı arasındaki aşkın” ve dramın yıllara taşıdığı ağır yüklerin, acıklı hikayesi vardı...

Dış görünüşe aldanmayın...

Cuma gününden itibaren sinemalarda izleyeceğiniz filmin içinde iki film var...

Birisi muhteşem bir drama...

İçiniz titreyecek...

Ağlamaktan, gözünüzü silmekten yorulacaksınız...

Bitmeyecek ağlamanız...

***


Filmin içindeki ikinci film ise, o muhteşem dramın üzerine inşa edilen bir romantik komedi...

Güya, P. L. Travers‘ın yazdığı Mary Popins filminin perde arkasında yaşananlar...

Walt Disney karakterini Tom Hanks‘in oynadığı, Travers karakterini ise Emma Thompson‘un canlandırdığı filmin görünen yüzü bunca güçlü iki oyuncuya karşın, sıradan...

Flashback’lerle yaşanan iki film aynı öykünün ve karakterlerin parçası ve yansıması...

Fakat filmin dram bölümünde öykü, damardan giriyor ve sizi hiç tahmin etmeyeceğiniz bir şekilde çarpıyor...

Eleştirmenler beğenmemiş ama, ben bu bölümlerde yardımcı oyuncu olarak oynayan Colin Farell‘i çok başarılı buldum...

***


Komedi bölümü ise Tom Hanks ve Emma Thompson gibi iki Oscar’lı oyuncuya karşın, sıradanlığın ötesine geçemiyor...

Fimin içinde iki ayrı film olmasının nedeni, flashback’lerle işlenen dramanın, esas öyküden çok daha anlamlı ve içerikli olmasında...

Neyse...

Biz gerçek ve bugüne kadar anlatılmamış öyküden yola çıkan filme ve anlattıklarına gelelim...

Bir baba kız aşkının, yıllara taşınması, geçmiş bir dramın bir kadının hayatında ömür boyu sürmesinin filmi aslında Saving Mr. Banks...

***


“Bambaşka bir hayat vardı...” demiş, Yazar Cafe, küçük kızın babasıyla yaşadığı aşk için...

“Sadece ikisinin anladığı, hayal dünyaları vardı...

Gerçek dünyaya hiç ihtiyaç duymadan varoldukları...

Hayatı gerçek kılan tüm acılardan koşarak uzaklaştıkları...”

*****


MELEKLERİN ŞEHRİNDE BABA-KIZ AŞKINI İZLEMEK...

Los Angeles Meleklerin Şehri demek İspanyolca’da... Meksika’ya bir iki saat mesafede olduğu için, şehrin ismi İspanyolca...

Mr. Banks’i Kurtarmak filmi de burada geçiyor...

Yıllar sonra ünlü bir yazar olan Travers “Walt Disney’le görüşmek için Los Angeles’a geliyor...”

***


Havaalanında karşılanıyor ve ilk sorusu,

-”Ne kokusu bu?..” oluyor...

Şoför şehrin “yasemin“ koktuğunu, soluduğu kokunun da yasemin olduğunu söylüyor...

Travers’ın cevabı hayata ve Los Angeles’a bakışını özetliyor:

-”Klor ve ter kokusu bu...”

***


Los Angeles’a “ter ve klor” kokusunu hissetmek yerine “yasemin” kokusunu solumak için geldim ben çocuklarımla...

Filmi seyettikten sonra Walt Disney‘in alamet-i farikası “Disneyland”e götürdüm çocukları...

Gün boyu inanılmaz bir mutluluk içindeydiler...

Gördükleri her yeni şeyin zihinlerinde yarattığı zenginlikle, vizyonlarını büyüttüler, hayal dünyalarını genişlettiler...

***


İkizler bir ara, çizdikleri resmin bulunduğu kağıdı bana göstermek için aralarında yarışıyorlardı...

Kağıdı kim bana getirecek diye çekiştire çekiştire sonunda yırttılar...

İkisi birden ağlamaya başladılar...

Onlara;

-“Eğer kağıdı paylaşır ve bana beraberce getirmeyi arzularlarsa, üç mükemmel şeyin olacağını söyledim...

Birincisi resim yaptıkları kağıdı beraberce getirip, bana göstermenin verdiği mutluluğu yaşayacaklardı...

İkincisi paylaşacaklardı...

Paylaştıkça, mutlulukları artacaktı...

Aralarında ortak bir iş yapmanın sinerjisi ve dayanışması oluşacaktı... Bu da onları mutlandıracaktı...

Üçüncüsü kağıdı yırtıp dökmeden babaya getirmeyi başaracaklardı...

Babaları onların yarattıkları eserden keyif alacak, birlikte getirmelerinden mutluluk duyacak, resmi görme fırsatı yakalayacaktı...”

***


Oysa bunların hiçbiri olmamıştı...

Yerine ortada buruşuk bir tarafı yırtılmış bir kağıt parçası ve ağlamakta olan iki çocuk vardı...

Onlara “hangi tablonun daha iyi olduğunu” sordum...

Sessizce dinlediler beni...

Önce bir iki itiraz edecek gibi oldular, sonra sessizliği ve dinlemeyi seçtiler...

Walt Disney’in dünyası gibi, “hayatın dramlarından sinerji ve mutluluklar çıkartılan” coğrafyalarda, hayatı çocuklara anlatmak daha kolay oluyor...

İçinde bulundukları, gülüp oynayıp eğlendikleri Meleklerin Şehri onları paylaşmaya ve paylaşarak başarmaya tevşik ediyor... Mutlular çünkü...

*****


“HİÇBİR ERKEĞİ SEVMEYECEKTİ ONUN GİBİ OLAMADIKLARI İÇİN...”

Hayatının ilk ve tek kahramanı olan babası onun için her şeyi yapardı...

Ne var ki küçük kız bir süre sonra, babasının; dış dünyanın acımasızlıklarından kaçmak ve hayatı küçük kızıyla yarattığı hayal dünyasında yaşayabilmek için, içki içtiğini öğrendi...

Kızıyla yarattığı o muhteşem dünyaya karşın baba, dışarıda iş hayatında iletişim sorunları yaşıyor ve üstesinden gelemiyordu...

***


Babanın kovulduğu işler, onları muhteşem evlerinden alıp, Avustralya’da bir çiftlik evine taşınmaya kadar zorladı... Fakat babasının kızıyla yaşadığı o muhteşem ilişki aynen devam ediyordu... Ta ki hayat, “ila nihaye böyle devam edemeyeceğini“ onlara gösterene kadar...

***


Yarım kalmış bir baba kız aşkından, dünya çocuklarının deli gibi sevdikleri, Mary Poppins kahramanına...

O kahramanı Disneyland’lerin ve Walt Disney kahramanlarının yaratıcısı, Walt Disney‘in kızlarına verdiği söz uyarınca filmleştirmek için inanılmaz bir uğraş vermesi...

O kahramanı yazan, o kız çocuğuyla yıllar sonra ilişkiye geçmesi...

Yarattığı karakteri “Film yapmak için” iknaya çalışması...

Aynı anda kendi babasıyla yaşadığı dramı aktarması...

O dramlardan çıkan “Dünyanın en büyük çocuk sihirbazı Walt Disney”i ortaya dökmesi...

***


Ancak gerçek şu:

Flashback’de sunulan gerçek baba-kız öyküsünün duyarlılığı ile çarpıcılığı karşısında Disneyland ve onun muhteşem dünyası bile çaresiz kalıyor...

Öyküdeki dram hayatın sahici dramı... Yine Yazar Cafe’de söylendiği gibi;

“Kızgınlığı hiç geçmeyecekti küçük kızın...

Kocaman yaşlı bir kadın olsa bile...

Hayatındaki en güzel şeyi ondan aldığı için hiç affetmeyecekti hayatı ve hiçbir erkeği sevmeyecekti onun gibi olamadıkları için...”

Belki de film gün gelip değiştirecektir onu da kim bilir?..