Gazetevatan.com » Yazarlar » Anadolu’nun ateşini gösterebildiğimde...

Anadolu’nun ateşini gösterebildiğimde...

24 Temmuz 2012 Salı


Palmalife Grubu’nun Halkla İlişkiler Müdiresi Özen, “Yalıkavak Mira’da Anadolu Ateşi’nin gösterisi olacak... Gelir misiniz?..” diye sorduğunda “Elbette geliriz... Hem de 8-9 kişi geliriz...” dedim...

Amerika’dan gelen çocukluk arkadaşım Muzaffer’in (Baytürk) çocuklarına Anadolu Ateşi’ni göstermek istiyordum...

Üç yaşını geçen kendi minik çocuklarıma da elbette...

***


Muzaffer’le Kolej’de okuduğumuz yılları hatırladım...

İlkokulda “halk oyunları” gösterimiz vardı, bir süre hoca nezaretinde çalıştık, birkaç dans ve figür öğrendik...

İlkokul bitti, müsamere yapıldı, biz de halk oyunlarıyla ilgili defteri oracıkta kapattık...

Bir daha halk oyunları, folklor gösterileri hak getire...

Olabilir, bitebilir, her çocuk her yaptığı şeyin sonunu getirmeyebilir...

Fakat olayın çok daha önemli bir başka yüzü vardı...

Ortaöğretimden itibaren, folklorla ilgilenmekten pek haz etmemeye başlamıştık...

Daha Batılı yaşam tarzları, dansları, figürleri bizi etkisi altına almıştı...

Elbette doğaldı bu durum...

İlk aşkımızı yaşarken, ‘Silifke’ oynayacak halimiz yoktu, tabiatıyla daha romantik ve slow danslara meğlediyorduk...

***


Ancak belliydi ki, Anadolu’nun kültürel mirasının zenginliği bizleri etkisi altına alacak bir gizemden yoksundu...

Halkçılığın kutsandığı devrimcilik yılları bile, Anadolu’nun o muhteşem kültürel mirasını bizlere taşıyacak cazibeden yoksundu...

Dansın Sultanları gösterisini 12 yıl önce izlediğimde, “İşte” demiştim, “Bu gösteriyi izleyen her genç kendi kültürel mirasından, danslarından gurur duyar... Onların ne kadar muhteşem bir uluslararası değer ve miras olduğunu hisseder...”

Bir dans gösterisinin koreografisi bu kadar mı etkileyici olur, bu kadar mı insana bu topraklarda doğduğuna ve büyüdüğüne şükrettirici özellikler taşır...

***


“Çocuklar görsünler ve daha şimdiden o tertemiz beyinleri kirletilmeden, bu toprakların nasıl bir kültürel zenginlik ve miras taşıdığını eğlenerek fark etsinler” dedim...

Üç yaşındaki çocuklarım, el çırparak, alkışlayarak gece boyu gözlerini sahneden ayırmayarak izlediler Anadolu Ateşi’ni...

Muzaffer’in 10 ve 16 yaşındaki iki çocuğu da öyle...

Ben yıllarca başka ülkelerde, başka medeniyetlerde yaşarken tek bir şeye gıpta ettim...

O insanların kendi kültürleriyle barışık olmalarına...

O kültürden gurur duymalarına, onu aşağılamamalarına, onu küçük görmemelerine gıpta ettim...

Ben rakı bile içerken biraz burun kıvırarak içiyordum...

Yunanlı “uzo”yu bir festival ritüelini yaşatırcasına içmekteydi...

***


Japonlar’ın yerde oturarak yemenin rahatsızlığını nasıl bu kadar konformize edebildiğine hayret etmiştim...

Yerde oturarak yedikleri ve içtikleri özel odalara baktığımda, “Ben böyle bir geleneği yabancılara bu kadar gururla açıklayamazdım...” diye içimden geçirmiştim...

Onlar ise en lüks restoranlarının en özel bölümlerini “konukların yerde oturacağı biçimde dizayn ediyorlardı...”

Anadolu Ateşi’nin Türkiye’ye verdiği gurur burada gizlidir...

Dansın Sultanları, bu coğrafyada yaşayan insanlara, dünyayı fethedebilecek bir dans ve kültür zenginliğinin ortasında yaşadıklarını göstermekte, onların gurur duygularına vesile olmaktadır...

İspanya, Çin, Katar, İsviçre, Hollanda, Belçika, Azerbaycan, Bulgaristan, Makedonya, Gürcistan, Ukrayna, Fransa, Amerika, Kıbrıs, Lübnan, Almanya, Ürdün, Mısır, Romanya, Karayip Adaları gibi onlarca ülkeden altı milyondan fazla insana ulaşan bir müzik ve dans gösterisi, çocukların beyninde yepyeni ufuklar açacak...

Baktım Mustafa Erdoğan yanında çocuğuyla benim oraya geldi...

- “Çocukları getirdin mi?..” diye...

- “Evet getirdim” dedim...

Zaten onları getirdim...

Sırada onlar var...

Ben izleyeli çok oldu...

Şimdi çocuklar izleyecek Anadolu’nun Ateşi’yle kendi coğrafyalarıyla barışık, komplekssiz kültürüyle harmoni içinde, onunla gurur duyan gençler yetişecek...

Onlar bu kültürle ve danslarla gurur duyacak...

Biz de o çocuklarla ve gençlerle...

*****


“SİZE VEDA ETTİĞİNDE ONU ASLA BULAMAZ VE HABER ALAMAZSINIZ...”

Pazar günü cep telefonuma bir mesaj geldi Sabah gazetesinin ekler yayın yönetmeni Elçin Yahşi’den...

“Hani seninle röportaj yapan ve ‘bu kız çok iyi çalışılmış sorular soruyor’ dediğin Aycan Aşkın var ya... O bu Pazar, Yengeç burcundakiler için bir yazı yazdı... Görenlere parmak ısıtır... Atlama istedim...”

Yengeç burcu Pazar günü bitti...

Bu yıl Yengeç’le ilgili özellikle bir şey yazmadım ki, kendi kendimle baş başa kalabileyim, kendi muhasebimi kendi dünyamda yapabileyim...

Biz buna kendi sığınaklı dünyamıza çekilip, kendimizi korumaya almak diyoruz...

Elçin Yahşi de bir Yengeç...

“Bu yazıyı atlama istersen... Acayip bir yazı...” dedi...

***


Yengeç burcunun Jül Sezar’dan Vehbi Koç’a, Tom Cruise’dan Harrison Ford’a, Meryl Streep’ten Türkan Şoray’a, Yıldız Tilbe ve Deniz Seki’den Prenses Diana’ya kadar birbirinden çok farklı gözüken birçok ünlüsü var...

Oysa ben bunların hepsindeki Yengeç özelliklerinin, hangi ana arterlerde olduğunun farkındayım...

Onların hayatında Yengeç burcunun etkisini, nerede başlayıp nerede bittiğini, hangi davranışlara neden olduğunu bilmek o kadar kolay ki benim için...

“Bu insanların nasıl bir ortak noktası olabilir ki?..” diyebilirsiniz...

Ben de sizin bu sorunuza “Onların Yengeç olduğu o kadar belli ki” diye cevap verebilirim...

***


Yengeç burcunun sezgisini, duygusunu, yaratıcılığını en üst düzeye çıkartarak burcun özelliklerini kanıtlayan ve kişiliklerine taşıyan ‘üstat’ düzeyine erişmiş Yengeçler var...

Dalay Lama III, Nelson Mandela, Ernest Hemingway ve Sezen Aksu gibiler bunlar...

Sabah Pazar’da Aycan’ın yazısından ‘aşk ve gururla ilgili bir bölümünden’ kısa bir alıntı yapayım en iyisi...

“Duygusal anlamda zayıf zannedilen Yengeç insanının, hayata bakışından küçük bir ipucu” çıkar belki ortaya...

Yengeç’le aşk yaşamak isteyenler olursa, bu küçük ipuçlarını bir yerlerde saklasınlar...

***


Şöyle diyor Aycan Aşkın yazısında:

“Mağma tabakası kadar gururludur...

Ayrılması ne kadar zor da olsa, bir kez ona hak ettiği değeri vermediğinize ikna olduğunda, bir kez onun değerini anlamadığınıza karar verdiğinde sırtını döner ve gider...

Onu asla bulamaz, haber alamaz, bir daha göremezsiniz... (Mecazi anlatımdır bu... Görürsünüz de o bildiğiniz biçimde göremezsiniz artık... RM)

Size veda ettiğinde bu ölüm kalım vedası olur...

Ne yaparsanız yapın geri dönemezsiniz...

Ayrıldığında çok derin acı çeker, kıskaçlarını kapatır, epey bir depresyona, yeraltına, derin deniz mağaralarına girdikten sonra, bir ay insanı olarak tekrar parlamaya karar verir...

Kendini bir su kenarına atarak iyişleştirir ve aşk yolculuğuna yeniden başlar...”

***


Şehirleri, New York, Venedik, ülkeleri de Arjantin’miş Yengeçler’in...

Bence Paris de var ya neyse...

Her halükarda sanıyorum bugüne kadar görmediğim Arjantin’e mutlaka gitmeliyim...

New York meselesi ise ayrı bir fasıl, ona şimdilik girmeyeyim...

*****


GÜNÜN SÖZÜ

ZALİMCE ELEŞTİRİLDİĞİMİZDE...

“Hepimizin geçmişten getirdiği, dayanılması güç duygusal acılar, yaşadığı an veya anlar vardır...

Daha fazla acı çekmemek için onları ‘gölge’nin içindeki karanlıklara gömeriz...

Gölgemiz her zaman travmatik bir olayla, acı dolu anılarla iletişim halindedir...

‘Gölge’ ebeveynlerimizden, bakıcılarımızdan, en geniş kapsamda dünyadan gelen mesajları süzgeçten geçirmek için mantıklı düşünme kabiliyetimizin yeterince olgunlaşmadığı dönemden önce bizler henüz çok gençken doğdu...

Sergilediğimiz bir davranışın zalimce eleştirildiği veya bu davranıştan dolayı mantıksız bir şekilde cezalandırıldığımız her an, bilinçsiz bir şekilde gerçek kimliğimizden koparız...

Bu negatif filtreler yerleşir yerleşmez, yaşama sevincimizden tutkularımızdan ve her şeye rağmen seven kalbimizden uzaklaşırız...

Duygusal kişiliğimize hayat garantisi sunmak için, gerçek kişiliğimizin üstünü örtme çabasıdır bu...”

(“Debbie Ford Gölge Etkisi kitabından)