Gazetevatan.com » Yazarlar » Tayyip Erdoğan artık dinci ve İslamcı değil!..

Tayyip Erdoğan artık dinci ve İslamcı değil!..

16 Ekim 2011 Pazar


Önemli kod değişiklikleri var Tayyip Erdoğan’ın siyasi söylemlerinde...

Bir ay önce, Mısır gezisini yaparken farketmiştim ilk; “Dur bakalım” dedim, “Hemen bir yorumda bulunma...”

Tayyip Erdoğan Mısır’a gittiğinde, orada güçlü durumda bulunan şeriat yanlısı Müslüman Kardeşler örgütüne hemen bir uyarıda bulundu:

“Laiklikten korkmayın!.. Laiklik ateizm değildir...”

***


İki gün önce, BDP “Meclis’te türban giymek serbest bırakılsın” şeklinde çıkış yaptı...

MHP bu çıkışı desteklediğini söyledi...

AKP için zor bir durumdu...

Türban politikasını seçim mitinglerinde bayrak yapmış, o mücadelenin estirdiği rüzgarla, mutaasıp kitlelerle kaynaşmış AKP ne yapacaktı, nasıl tavır alacaktı?..

Dün Kızılcahamam’daki konuşmasıyla, Tayyip Erdoğan yeni siyasi söylemlerindeki yeni kodların işaretini verdi...

BDP’yi kastederek “Benim başörtülü kardeşlerimi niye istismar ediyorsun?.. Dini Zerdüştlük olan bir anlayışın böyle bir derdi olabilir mi?.. Bunlar söylenmez yapılır... Kimin ne yaptığı da belli... Durup dururken toplumu germenin alemi yok...” diye çıkıştı...

***


Bir ayın içinde Tayyip Erdoğan’ın “dinci söylemleri terkettiğini gösteren” üçüncü olay içki ve sigaraya yapılan zamlarla ilgiliydi...

Erdoğan, “Sigarayı içme, içkiyi de azalt” diyerek, olaya artık “din penceresinden değil, sağlık perspektifinden baktığını anlatır bir söylem” benimsedi...

Çok ince nüanslarla örülmüş bir konuşma bu...

“Sigarayı tamamen bırak” diyor...

Dinde “sigara içmek haramdır” yolunda bir ayet yok...

Buna karşın içkide kesin bir yasaklama var...

Ancak Erdoğan olaya Avrupa’daki merkez sağ politikacılar gibi sadece sağlık ve muhafazakar politikalar penceresinden baktığını anlatmak istercesine “İçkiyi az iç” diyor...

***


Mısır’da Müslüman Kardeşler’e ve tüm Ortadoğu’ya yönelik;

“Laiklik ateizm değildir... Laiklikten korkmayın...” söylemi...

“Meclis’te türban konusunu açarak, türbanlı kardeşlerimizi istismar etmeyin” çıkışı...

“Sigara içme, içkiyi az iç...” şiarı...

Tayyip Erdoğan bilinçli olarak dünyaya ve Türkiye’ye, “Biz laikiz... Laikliğe karşı değiliz... Muhafazakar laikleriz...” mesajını veriyor...

Güçlendikçe ve iktidarını sağlamlaştırdıkça, Amerika ve Avrupa’da, İsrail lobisinin etkisini kırmaya, dinci hüviyetten, muihafazakar demokrat kimliğe büründüğünü gösteriyor...

***


Bu değişimi gösteren Başbakan’a bir konuyu hatırlatmam lazım...

Beyoğlu’nda dışarıya masa ve sandalyelerini atmış içkili mekanların, içeriye taşınmasının, sizin Kadir Gecesi oradan geçerken, “bazı görüntülere yönelik tepkinizden kaynaklandığı” öne sürülüyor...

Böyleyse, bu konudaki tutumunuzu da son bir ayki kodlarınız çerçevesinde yenilemeniz doğrudur...

İddialar doğru değilse, o zaman bunun değişmesi de bizzat elinizde...

Çünkü Beyoğlu Belediyesi AKP’nin elinde...

Türkiye içkili, içkisiz, laik-laik değil, dinli-dinsiz, Alevi-Sünni, Türk-Kürt tartışması yaşamak istemiyor...

Aslında Antalya Altın Portakal’dan, memleketin dört bir tarafına kadar yükselen seslerin gerçek kodları bunlardır...

Sizin kodlarınız ortaya çıkıyor...

Bu kodları da okumak zor olmasa gerek...

****


DENİZE DÜŞEN CEP TELEFONUYLA YENİLENEN HAYAT...


Dün sabahtan itibaren dostlardan telefonlar yağmaya başladı...

Yazmıştım ya...

Ağustos’un 20’sinde Bodrum’da cep telefonum denize düşünce, eski rehberi aramadım, bıraktım “insanların beni aramasını bekledim” diye...

Öyle ya...

Eğer insanlar iki ay boyunca beni aramıyorlarsa, “Onlar için yeterince bir şey ifade etmiyorum” demektir...

Eğer ifade etseydim zaten ararlardı...

***


Peki sadece kime ne ifade ettiğimi mi anladım...

Hayır...

“Kimlerin egosu ne kadar güçlü” cep telefonunun denizin dibini boylamasıyla bu sorunun da cevabını aldım...

Bazı sevdiklerim ve arkadaşlarım Ağustos’un 20’sine kadar beni kendileri aramışlardı...

Bazıları İstanbul’a döndüğümde benim kendilerini aramamı, buluşup bir yemek yememizi, sohbet etmemizi, kaynatmamızı bekliyorlardı...

Rehber gidince onları da doğal olarak arayamadım...

Telefonlarını da tedarik etmedim...

“Çünkü” dedim, “Eğer egolarına yenik düşmezlerse, zaten beni ararlar, ‘Arkadaş geldin İstanbul’a niye aramıyorsun’ derler... demiyorlar da illa benden telefon bekliyorlarsa, onların dostluklarında da bir ‘ego’ duvarı var... Kalsın ne zaman ego duvarını aşarlar, o zaman konuşuruz...”

***


Birinci ders “bana ihtiyaç duymayanların beni aramamalarından kaynaklanan” dersti...

İkincisi “egoları ön plana çıkıp, ‘o aramadan arama’ diyenlerin, ego duvarlarına tosladığımız” ders oldu...

Dersler bitmiyordu...

Rehberimdeki bazı telefon numaralarına pratik nedenlerle acil ihtiyacım vardı...

Bir iki tanıdığımı aradım...

Onlara ne olduğunu özellikle belirtmeden, kendilerine “çok acil ihtiyacım” olduğunu söyledim...

Ne oldu biliyor musunuz?..

“Çok acil bir şeylere ihtiyacım olduğunu” söylediğim kişilerden bazıları, ihtiyacın ne olduğunu bilmediklerinden olayı önemsemediler ve oralı bile olmadılar...

Ben de “gerçek bir dostun, ihtiyaç duyduğunu söylediği anda tereddütsüz orada olmayan o kişilerin” dostluklarının tam fotoğrafını çıkartabildim...

Dost olmasına dosttular...

Elbette beni de seviyorlardı...

Fakat onların da ego duvarları vardı ve “ne olduğunu bilmedikleri bir konunun sadece dostlarının söylemesiyle çok önemli olamayacağına kanaat getirmişlerdi...”

En acil ihtiyaç duyduğunuz zamanda, “egosantrik” nedenlerle orada yoktular...

***


Denize tuzlu suya düşen bir cep telefonu, hayatın resmini çıkartıyordu günler geçtikçe bana...

Denize düştüğünde, bir anlık üzüntüme, acı acı gülümsüyordum şimdi...

Quantum yine işliyordu...

Talihsiz görünen bir olay, hayatın nice derslerini benim gözüme sokuyordu...

Üstelik kırmadan, dökmeden, kimselere gönül koymadan, arkadaşlığı ve dostluğu bozmadan...

Hayat sonsuz derecede seçeneği ve bilgiyi ve gerçeği önünüze uzatır...

Mesele gözlerinizi açıp onu görmektir...

Denize düşen cep telefonu macerası bundan ibaret değil...

Sürecek...

****


DEFNE SAMYELİ’YLE EREN TALU’NUN BOŞANMASI DOSTÇA MIYDI?..


Dün bütün gazetelerde Defne Samyeli’yle Eren Talu’nun “öpüşerek dostça boşandıkları” haberi vardı...

İki güzel çocukları var...

Elbette “artık dostça davranmaları, çocuklarına anne ve babalarından dolayı ek manevi yük yüklememeleri çok doğru...”

Anne ve baba çocuklarına karşı sorumlu...

Bunu bilmek çok önemli herkes için...

***


Ancak yine de çiftin boşanma sürecinin birçok şeyi ortaya çıkardığını da gözardı etmemek lazım...

Sözgelimi...

Biz çiftin boşanmasını, Eren Talu’nun barda bir gece içkiliyken bir kızla yakınlaşmasından kaynaklandığını zannetmiştik...

Oysa bir süre sonra ortaya çıktı ki, Defne Samyeli arkadaşımızın İngiltere’de televizyonlarda moderatörlük yapan bir beyefendiyle yakın bir ilişkisi bulunuyor...

Yine çiftin boşanma davası “Bardaki içkili yakınlaşma görüntüleri” esas alınarak Defne Samyeli arkadaşımızın açtığı 1.5 milyon liralık tazminat davasıyla gündeme oturmuştu...

Dün öğreniyoruz ki, Defne arkadaşımız, 1.5 milyon liralık tazminat talebinden vazgeçmiş...

Karşılığında da Eren Talu arkadaş, davalarını geri çektiğini söylemiş...

***


Sonuçta anladığım kadarıyla hak yerini bulmuş...

Boşanma “adil” ve gerçeğe uygun koşullarda sonlanmış...

Allah çocuklarını mutlu etsin...

Elbette onları da...