Gazetevatan.com » Yazarlar » Yarım kadeh viski…

Yarım kadeh viski…

14 Mayıs 2011 Cumartesi


Kadir Topbaş’ı havaalanı salonunda gördüğümde, “Başkan” dedim, “Maç bitti... Kupa töreni için takımlar tribüne çıkarken, İstanbul Büyükşehir Belediye takımını alkışladım...

Beşiktaş’ı alkışlamama gerek yoktu...

Bu kadar pahalı dünya çapındaki kadro bu maçı zaten almalıydı...

Oysa Büyükşehir Belediye, parasal açıdan kıyaslanamayacak o sınırlı kadrosuyla, taş gibi bir takım çıktı...

120 dakika başa baş, hatta zaman zaman Beşiktaş’tan üstün bir mücadele verdi...

Beşiktaş’ın penaltı atan ayaklarının dünya futbol piyasasındaki fiyatlarına bakın... Bir de kendi takımınızın...

Sizi bu mücadelenizden ve yarattığınız takımdan dolayı can-ı gönülden kutluyorum...

Lütfen bunu bir klişe olarak tebrik olarak almayın...”

***


Kadir Topbaş “Gerçek duygularımla mı söylüyorum” gibisinden bir baktı yüzüme...

Eski Federasyon Başkanı Levent Bıçakçı da gelmişti yanımıza...

“Dahası söyleyeyim o zaman” dedim;

“İngiliz takımlarına benziyor takımınız... Taş gibi... Üstelik yıllardır Abdullah Avcı gibi aynı yetenekli Hoca’yla sistematik olarak devam ediyorsunuz... Sakın hiçbir şeyi bozmayın...”

Mutlu olmuştu Kadir Topbaş farkettim, çünkü mutlu olmak hakkıydı...

***


Bilmiyordum ki o sırada havaalanının bir başka salonunda Beşiktaşlı taraftarlarla, Büyükşehir Belediyeli futbolcular, birbirlerine girmişlerdir...

Mesele yine Abdullah Avcı meselesi:

Beşiktaş galip duruma geçince; Beşiktaş seyircisi ‘Yatsana yatsana, Abdullah Avcı yere yatsana...’ diye bağırıyor...

Lig maçlarında Büyükşehir takımı galip duruma geçince, futbolcuları yere yatıyor ve zamandan çalmak için kalkmıyorlar...

Beşiktaş seyircisi de ironik olarak bu durumu Avcı üzerinden protesto ediyor...

Yere yatma taktiğini Abdullah Avcı’nın verdiğini ima edercesine...

Barcelona-Inter maçında o sırada Inter’i çalıştıran Jose Mourinho’nun talebelerine bakmıştım, sürekli kendilerini yere atıyor ve bir türlü ayağa kalkmıyorlardı...

Dünyanın bir numaralı hocası bu taktiği Inter takımına verdiğine göre, Abdullah Avcı da aynı taktiği, kendisinden daha zengin bir kadro sahibi olan Beşiktaş’a karşı, takımı galip duruma geçtiğinde, futbolcularına veriyordu...

***


Tabii biliyorum, mesele esasen İstanbul Büyüşehir Belediye takımının Beşiktaş’tan sürekli puan alıp, Beşiktaş taraftarını ifrit etmesi...

Bir zamanlar Yılmaz Vural da böyle tepki çekerdi...

Kadir Topbaş’a bütün açık yürekliliğimle söyledim ki “Başkan sakın ola bu Hoca’yı bırakmayın...”

Sonra o küçük uçağa bindim...

Yıldırım Demirören alelacele eşiyle İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştı, babasının ani rahatsızlığından dolayı...

Uçakta Demiören’in yakını 3 kişi vardı...

Minik uçağın tek hostesi “Şampanya açıyorum” dedi...

Avukat Osman Ayaydın, “Boşver şampanyayı sen bize viski ver” dedi, “Bol olsun...”

Öylesine gerilmiş ki millet şampanya içecek hali yok...

Israr ısrar ısrar, bir tek viski koydular önüme...

Yıllar var viski içmemişim...

Beri taraftan öyle bir 150 dakika geçirmişim ki, içimin gerile gerile, bir yay biçimini aldığını hissetmişim...

Yenmekten yenilmekten değil...

Yensen ne olur yenilsen ne?..

Fakat biliyorum ki önceki geceki maç bir “sırat köprüsü”ydü Beşiktaş için...

Kupayı alamazsa Avrupa’ya gidemeyecek ve milyonlarca dolar ödeyerek kurduğu Portekiz ve İsapnyol karışımı dünya starları kadrosu dağılacaktı...

***


Yıllar sonra, ilk kez yarım kadeh viskiyi yudumlarken, midemdeki gerginliği rahatlatmayı amaçlıyordum...

Bardak bitmeden gevşedim ve rahatladım...

İki parmak viski yetip artmıştı, daha fazlasını içemedim...

Adrenalin fazlaydı, hemen uyuyamayacaktım...

Eve gittim, televizyonu açtım, onun ninni gibi gibi gelen sesiyle dalmışım...

*****


MUSTAFA’NIN CEZAEVİNDEKİ SEÇİM BÜROSU...

Tek başına kaldığı iki odalı koğuşun, bir odasını “seçim bürosu” yapmış Mustafa...

Elinde sazı, arkasında kitapları...

12 Haziran’ı bekliyor İzmir’den seçilecek ve milletvekili olacak CHP’den...

Hayatın ilginçliğine bakın...

Kaderin garipliğine...

Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisi olarak görev yapıyorsunuz...

O sırada “Ordunun bazı kademelerinde darbe planları yapıldığı” söyleniyor...

Siz de üst düzey subaylarla konuşmalarınızdan, notlarınızdan “darbenin medya ayağı olarak” suçlanıp cezaevine konuyorsunuz...

***


Oradan uzun, ince bir yolda elinizdeki tek silah olan kaleminizle mücadeleye başlıyorsunuz...

Gazetenize oradan yazı gönderiyorsunuz...

Basındaki dostlarınıza, elinize gerçek kalemi alıp, notlar iletiyorsunuz...

Kurşun ve tükenmez kalemlerle, dış dünyayla bağlantı sağlıyor ve “haklı” olduğunuzu anlatmaya çalışıyorsunuz...

Yıllar geçiyor böyle...

Seçimler geliyor...

Ana muhalefet partisi sizi İzmir’den ikinci sırada milletvekili adayı yapıyor...

Gazetecilikten zorunlu olarak cezaevine, cezaevinden gazeteciyken hiç aklınızda olmayan milletvekilliğine doğru gidiyorsunuz...

***


Na yaptığını bilmiyorum şu anda yargılanmakta olduğu süreç esnasında...

Ancak kimseye bilinçli bir şekilde kötülük yapmadığını biliyorum Mustafa’nın...

Kalbini biliyorum kimsenin kötülüğünü istemez o...

En kötü zamanında mahsun mahsun gülümser...

Hayatın siyasi değil insani olduğunu hep söyledim, hep söylerim...

Görüşünüz, duruşunuz, tavrınız elbette önemlidir...

Ancak en önemli şey “insanlığı”nızdır..

İnsanlara kötülük edenler, insanların gelişiminin önüne set çekenler, duvar olanlar, hak yiyenler, ah alanlar maalesef bir gün, bu dünyada o “ah”ların karşılığını ödüyorlar...

Bunu kimse için söylemiyorum...

Sadece “cennetin ve cehennemin” bu hayatta olduğunu vurgulamak için belirtiyorum...

***


Kötülüğü bir kalem geçtim...

Hayatta iyilik yapanlar, o iyiliğin karşılığını bir türlü mutlaka alıyorlar...

Mustafa’cık karısına ve iki dünyalar güzeli çocuğuna kavuşacak Allah’ın izniyle seçilirse 13 Haziran’da...

Dilerim Tuncay için de diğer bağımsız adaylar için de benzer insani kavuşmalar tezahür eder...

Mustafa Balbay olayı, hayatta “iyi insan” olmanın mükafatını anlatan güzel bir örnek...

Yaşamda esas olarak iki tip insan var...

“İyiler” ve “kötüler...”

İyilikten yana yapılan tercih en azından gece uyurken, insanın vicdanını rahatlatıyor...

Mışıl mışıl uyutuyor...

*****


IŞIL IŞIL PARLIYORDU DENİZ...

Uzun zamandır görmediğim bir sevgili arkadaşımı gördüm dün öğleyi biraz geçen saatlerde...

Saatlerce oturduk, buluşamadığımız zamanları yakalamaya uğraştık...

Pırıl pırıl bir deniz vardı dün İstanbul’da...

Yengeç burcuydu sevgili arkadaşım...

Sudan ilham alan, suyla yaşayan su burcu yani...

Yanıbaşımızdaki denizden saatlerce alınan ilhamla geçti saatler...

Bazıları denizleri sever...

Açık uçsuz bucaksız özgürlükleri, mavilikleri, dalgaları, köpükleri, balıkları, sandalları, tekneleri...

Yaz geldi, açık denizlere, güneşli günlere, bronzlaşan tenlere, rüzgardan savrulan saçlara, yazlık cıvıl cıvıl renklerin ve giysilerin tazeliği etrafı sarıyor...

Yanıbaşımızdaki deniz pırıl pırıldı dün İstanbul’da...