comScore
Gazetevatan.com » Yazarlar » Ceyla Gölcüklü'nün 38 yaşında yakalandığı ölüme götüren pankreas kanseri...

Ceyla Gölcüklü'nün 38 yaşında yakalandığı ölüme götüren pankreas kanseri...


Güzel ve alımlı bir kadındı... 38 yaşındaydı... Biriki ay önce, kız arkadaşıyla restoranda öğle yemeği yerken görmüştüm onu...

Gördüğümüzde selamlaşır arada bir iki laf ederdik...

Beraber olduğu kadın arkadaşlarını iyi tanırdım...

Azeri işadamı kocasından 100 milyon dolar aldığı söylenerek ünlenmişti...

Gazeteler o zamanki doları çarpıp bölmüşler, 140 trilyon tazminat aldı diye ilan etmişlerdi...

Gerçekten o kadar almış mıydı, çevresindekiler “olay bildiğiniz gibi değil” diyorlardı...

Ama Robert Kolej mezunu olan aileden “iyi halli olduğu” bilinen güzel kadın, her zaman çok şık gezer, şık yerlerde yemek yer, gazetelere malzeme olurdu...

***


Kocasından ayrıldıktan sonra sevgilisi olan adamla yaşadıkları, tartışmaları, beraberlikleri, ayrılıkları hep gündemde kalmış, “bu güzel sosyete hanımının hayatı” basının ilgisinden hiç düşmemişti...

Bu yılın Temmuz ayı yıldız haritalarına göre, çok kişi için zor bir aydı...

Ama Ceyla Gölcüklü’nün ne yaşadığını bilenler, başkalarının hayatında olanlara zor demezlerdi...

O yaz sabahı karnında şiddetli ağrılarla uyandı Ceyla Gölcüklü...

Doktora gitti, karın ağrısı dayanılmazdı...

Amerikan Hastanesi’nde MR’a girdi...

MR’da, doktorlar pankreas kanserinin, tüm vücuda yayılmış olduğunu görüp “durumun çok ciddi olduğuna” hükmettiler...

***


Rahmetli Ufuk Güldemir de arkadaşlarıyla düzenlediği meşhur Salı toplantılarına katılacağı bir gün ağır hissedip doktora gitmiş ve “pankreas kanseri olduğunu” öğrenmişti...

İki yıl savaştı o hastalıkla Ufuk...

Özhan Canaydın, Osman Yağmurdereli, yıllarca deli gibi savaştılar bu hastalıkla...

Eski Bakanlardan Ersin Faralyalı 5 yıl savaşarak bu rekoru elinde bulunduruyor...

En hızlı metastas yapan (yayılan) kanser türü pankreas kanseri...

Erken teşhiste, kanserle “bir süre mücadele ediliyor...”

Ama Ceyla Gölcüklü şanssızdı...

Apartopar Amerika’ya gitti...

Doktorlar fazla yapılacak bir şeyin olmadığını söylediler ona...

***


Haberler yayıldı...

Ne zordur böyle günlerde, kendinle, hastalığınla, ya da ağır sorunlarınla uğraşacağın yerde bir de gazete haberleriyle uğraşmak...

Katmerli gelir belalar...

Belanın kendisiyle uğraşırken, elalemin meraklı gözlerle sordukları soruları cevaplamak zorunda kalırsınız...

Berbat bir durumdur...

Ceyla Gölcüklü de öyle yaptı...

Bir dargın birbarışık sürdürdüğü ilişkisindeki erkek arkadaşı “yok böyle bir şey” dedi, “midede bazı problemler var... Tedavi oluyor... Başka bir şeyi yok...”

O günlerde hafif bir toparlanma yaşadı Ceyla Gölcüklü...

Kurban Bayramı’nı arkadaşlarıyla Cannes’da geçirdi...

Hava değişimi ve terapi iyi gelir umuduyla...

Sonra yeniden fenalaştı...

Bu yaz, bir Temmuz sabahına hiçbir şeyciği yokken uyanmıştı Ceyla Gölcüklü...

Çok değil dört ay sonra Aralık’ın başında, hastanede günlerdir uyutulmuş bir şekilde yatıyordu...

Internet siteleri dün “vefat ettiği” haberini geçtiler...

Dün bu yazıyı yazdığım akşam saatlerinde, 14 gündür yoğun bakımda yatıyordu ve beyin ölümü gerçekleşmişti...

Ancak ailesi fişinin çekilmesine izin vermemişti...

***


Genç, güzel, hayat dolu bir kadındı Ceyla Gölcüklü...

Hali vakti yerindeydi, sağlığına harcayacağı parası, herşeyi yapabilecek maddi gücü ve kuvveti var gibi görünüyordu...

Pankreas kanseri nasıl bir hastalıktır ki, aniden ortaya çıkıp dört ayda genç, sağlıklı hayat dolu bir insanı öldürebilecek düzeye getirmektedir?..

Restoranın dışındaki kare masalarda, kadın arkadaşlarıyla tatlı tatlı sohbet edip yemek yiyişini hatırlıyorum...

Güzelliğini, şıklığını, çekiciliğini ve albenisini...

Hastaneye son yattığında, görenler tanıyamamış onu...

O muhteşem güzellikteki kadını aramışlar...

Bulamamışlar onu...

Bitkin iyice zayıflamış bir kadın uyuyormuş yatakta...

Hayret...

Yattığı yoğun bakım odasında babamı ziyarete gitmiştim...

Seperatörlerle ayrılmış, florasan aydınlatmalı, hafif karanlık bir bölümdü yoğun bakım...

Demek oralarda babacığımın yatağının hemen yanındaki bir yatakta uyumaktaymış...

Nedense farketmedim onun orada yattığını...

Tanıyamadım yüzünü...

Bilemedim ölümün bir yatak kadar yakınımda gezindiğini...

***


ÖLÜM VE YAŞAM...

Çocukken “ölümün bir mahşeri kalabalıkla” herkesi kapsayacak şekilde gerçekleşeceğini sanırdım...

Biz hep beraber öleceğiz, mahşere hep beraber gideceğiz, o ölüm günü çok büyük bir gün olacak diye tahayyül ederdim...

Sonra bilinçaltımın bir yerinde öyle bir görüntü saklı kaldı...

Çok da üzerinde düşünmedim canım sıkılmasın diye...

Ama hep mahşeri bir kalabalığın olduğu “büyük bir gün” olarak geldi benim gözüme...

***


Oysa çevremde, hiç tahmin edemeyeceğim ölümler ve sonrasındaki hayatın düzlüğü, bana ölümün çok büyük bir olay değil, sıradanlaştığını gösteriyor...

Ölüm sıradanlaşınca, hayat da daha bir sıradanlaşıyor gözümde...

Yıllar bana, hayatı daha iyi anlamamı sağlıyor...

Artık bu hayatta nasıl bir insan olduğumu, çevreme neler kattığımı düşünüyorum...

Ne çok yalan ve sahtelikle uğraşmışım ben...

Ne çok katakulli ve kepazelikle uğraştırmışlar beni...

Ne kadar yalan, dolan, rezillik, pespayelik, kirlilik ve ihanet akmış etrafımdan...

Hayret...

Ben bu kadar şeyin etrafımda olabileceği kadar “büyük, önemli ve zengin” bir adam değilim...

Yoksa hayatımın üzerine yürüyenler mi çok haris ve açtılar?..

Bilmiyorum...

***


Ama ölümlerin sıradanlığı bana hayatı sıradanlaştırıyor...

Güzel yaşlanmayı umuyorum...

Taze kalmayı, naif duyguları barındırmayı, hayatı meyve veren ağaç gibi cıvıl cıvıl yaşamayı arzulamaktayım...

Kendim ve çocuklarım için...

Annem ve babama, huzur ve mutluluk vermeyi istiyorum... Çok bir şey değil...

Sıradan mutluluklar arzu ediyorum artık...

Büyük kahramanlıklar, büyük kırılmaları, büyük ihanetleri, büyük yalanları getirebilir...

Ölümlere bakıyorum...

O büyük hayatlar ne kadar sıradan veda ediyorlar...

Madem sıradan veda edeceğiz...

Madem çocukluğumda hayalini kurduğum gibi mahşeri bir kalabalığın toplandığı bir büyük ölüm günü gerçekleşmeyecek...

O zaman sonuna kadar hakkını vererek yaşayalım bari...