Gazetevatan.com » Yazarlar » Dinlerde ortak olan Değer

Dinlerde ortak olan Değer


Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma...

Bütün dinlerin temsilcilerinin katıldığı tarihi bir toplantıda, dinlerin hepsinde ortak olan tek değerin “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” ilkesi olduğu görüşüne ulaşılmıştır.

Hayatın akışı içinde yaşadığımız çeşitli deneyimlerle neyi isteyip neyi istemeyeceğimizi öğreniyoruz. Hangi yaşantıların bizi geliştirdiğinin, beslediğinin, büyüttüğünün farkına varıyoruz. Aynı zamanda hangi yaşantılarımızın bizi mutsuz ettiğini, zarar verdiğini ayırd ediyoruz. İnsanlarla ve doğayla ilişkilerimizde de neyi yapıp neyi yapmayacağımızı anlıyoruz. Bu bilinçle davrandığımızda güzellikler üretiyoruz. Elimizden, dilimizden düşüncemizden zarar gelmeyen insan olmaya doğru ilerliyoruz.

Hz. Muhammed ne diyor?

Ünlü Halife Hz. Ömer şu ilkeyi önermiştir:

“Başkasını ıslah etmeden önce, kendinizi düzeltin.”

Evrensel ahlak prensiplerine verilecek örnekleri, peygamberimizin ve Anadolu bilgelerinin sözlerinde buluyoruz:

Hz. Muhammed:

“Kendi nefsin için istemediğini başkaları için isteme.”

Mevlana:

“Dünyada huzur bulmak istersen, kimseye kötülük etme. Ruhu huzur içinde olan insan, yaşam kavgasında başarılı olur.”

“Hırsına mağlup olarak zulmeden insan, artık zalim olmuştur.”

O ortak ilkenin evrenselliği...

“Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamak” ilkesinin evrenselliği, “Kendimize yapılmasını istediğimiz şeyi başkasına yapmak” konusunda geçerli değildir. Bize yapılmasını istediğimiz, yapılmasından hoşlanacağımız şeyler, başkasını mutlu etmeyebilir. Bu konuda bireysel farklılıklar söz konusudur. Örneğin hiçbirimiz gönlümüzün kırılmasını istemeyiz. Bu evrensel bir arzudur. Ama kimimiz telefonla, kimimiz mektupla, kimimiz mesajla, kimimiz doğrudan iletişimi tercih ederiz. İnsanlara nasıl davranacağımızı belirlemek için onlarla derin iletişime geçmek gerekir. Ancak böyle onları mutlu edecek şeyleri keşfedebiliriz.

Bu konuda kutsal kitaplar, peygamberler ve bilgeler bizlere yardımcı olacak yaklaşımlar sunarlar:

Kur’an-ı Kerim’ de Yüce Yaratıcımız bizlere şöyle seslenmektedir:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir”. (Fussilet, 34)

Hz. Muhammed bu konuda bizlere şunları önermektedir:

“Sana zulmedeni affet, sana küsene git, sana kötülük yapana iyilik yap, aleyhinde bile olsa doğruyu söyle.”

“Kim dünyada bir mümin kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir”

“Kim bir Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah da onun ayıbını örter”

“Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve merhamette, bir vücut gibidir. Bir organ rahatsız olduğunda, diğer organlar da onunla birlikte ateşlenir, uykusuz kalırlar.”

“Sizin en iyiniz kendisinden iyilik beklenen ve kötülüğünden emin olunandır. Sizin en kötünüz de, kendisinden iyilik beklenmeyen, kötülüğünden de emin olunmayandır.“

Gönülden dile, dilden gönüle

Medeniyetimiz ilk manevi enerjisini bu ilkelerden almıştır. Ve böyle bir kültürün yetiştirdiği düşünürümüz Mevlana, oğlu Sultan Veled’e şu öğüdü vermiştir:

“Ey oğul! Eğer düşmanını sevmek, onun da seni sevmesini istersen, kırk gün onun iyiliğini ve hayrını söyle, göreceksin ki, o düşman senin en yakın dostun olacaktır. Çünkü, gönülden dile, dilden gönüle yol vardır.”

“Sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalanın et ve kemiktir. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun.”

İntihar çözüm değil, çünkü ruh ölmez!

SORU: İslam dininin intihara yaklaşımı nasıldır? MELEK ABCA

Bu soruya hayatın içinden bir örnekle cevap vermek istiyorum: “Serap Ankara’ da yaşamaktadır. 1999 yılında ailesiyle birlikte, bir yakınının düğünü nedeniyle Gölcük’ e giderler. Aslında eşi pek gitmekten yana değildir. Ama o ısrar eder. Deprem gecesi göçük altında kalırlar. Eşi ve kendisi aynı odadadır, kızlarıysa yan odada. O gece eşi vefat eder. Kendisi 3 saat sonra ağır yaralı olarak kurtarılır, parmakları kesilir. Kızlarının, annesinin, yeğenlerinin öldüğünü öğrendiğinde hissettiği derin acı nedeniyle psikiyatrik tedaviye başlar. Aynı zamanda manevi bir arayış içine girer, yaşadıklarını anlamaya ve anlamlandırmaya ihtiyaç duyar.

Ruh ölmez, acıları taşır!

Serapla bir konferans sırasında karşılaştım. Soruları oldukça fazlaydı. Eşinin ve çocuklarının nereye gittiğini merak ediyordu. Onları düğüne gitmeye zorladığı için kendisini sürekli suçluyordu. Ağlama krizleri vardı. Evine giremiyordu. Çocuklarının eşyalarına dokunamıyordu. Serap’ın intihar girişimleri de olmuştu. Bir defasında Serap telefonla aradı. Artık dayanamadığını çocuklarını çok özlediğini ölmek istediğini söyledi, ona, şöyle bir bakış açısı sunuldu: “Bizim acı çeken, özleyen yanımız ruhumuzdur. Ve ruhumuzun ölmek gibi bir özelliği yoktur. Bizim ölen yanımız bedenimizdir. Biz öldüğümüzde acılarımızı ruhumuzla birlikte taşırız. Bu dünyada acılarımızla baş edip, kendimizi güzelliklere açtığımızda ve normal akışı ile öbür aleme geçtiğimizde daha iyi seviyelerde buluruz kendimizi. Dünyada yaşadığımız ve yaşattığımız bütün güzel işler için kendimizi huzurlu hissederiz.

Şeb-i aruz: Ölüm günü

Mevlana ölüm gününü sevgiliye kavuşma günü şeb-i aruz olarak isimlendirmektedir. O da hayatında, zorlu dönemler yaşamıştır. “Hamdım, piştim ve yandım” ifadesiyle yaşadıklarını bir öğrenme ve olgunlaşma süreci olarak anlamlandırmıştır. Serap hem psikiyatrik tedavi ve psikolojik destek hem de manevi alandaki sorularının cevaplanmasıyla bir daha böyle bir girişimde bulunmadı”.

SORULARINIZI BEKLİYORUZ

Ramazan ayı ve oruçla ilgili tüm sorularınızı, Prof. Dr. Öznur Özdoğan’ın oznurozdogan@gazetevatan.com adresine gönderebilirsiniz.