Gazetevatan.com » Yazarlar » Zirvede kalmalıydı

Zirvede kalmalıydı

10 Eylül 2016 Cumartesi


 
57 yıl sonra tekrar beyazperdeye uyarlanan Ben-Hur için ağır yorumlarda bulunmak haksızlık olur. İşin gerçeği şu ki; aynı hikayenin, daha iyi oyunculuklar, daha iyi kostümlerle daha ayrıntılı bir şekilde çekilmişi varken yenisinin hiç şansının olmayışı…
 
 
II. Abdülhamid döneminde ABD’nin İstanbul’daki Osmanlı elçisi Lew Wallace’ın kaleme aldığı ‘Ben-Hur: A Tale of the Christ’ adlı roman, 1959 yılında beyazperdeye uyarlandı. Aday olduğu 11 dalda da Oscar heykelciğini kucaklayan film, sinema tarihinin başyapıtları arasına adını yazdırdı. Ve tam 57 yıl sonra ‘Ben-Hur’ yönetmen Timur Bekmambetov tarafından tekrar çekildi. 
 
Dün vizyona giren yeni film hakkında elbette sorulacak ilk soru şu: Bu kadar iyisi varken neden ikincisi çekildi? Konu sıkıntısı yaşayan sektör geçmişten medet ummuş olabilir, yeni bir yapımın riski alınmak istenmemiş olabilir vs… Sebep ne olursa olsun yola çıkıldıktan sonra geçmiştekinden daha iyi bir iş çıkarılması amaçlanmalıydı. Tabii ki yarım asır boyunca gelişen teknoloji de buna yardımcı olurdu. Ancak maalesef hem oyunculuk, hem senaryo hem de yönetmenlik açısından insanı şaşkınlığa uğratan bir yapım ortaya çıkmış.
 
Filmi yorumlarken ilk ve ikinci filmi karşılaştırarak ilerlemekte fayda var.
 
- İlk filmde, Romalı komutan Messala Severus, büyüdüğü Kudüs’e atanıyor. Kenti sorunsuz bir şekilde yönetmek, vali gelmeden isyancıların kökünü kazımak için çocukluk arkadaşı, aristokrat bir ailenin oğlu olan prens Ben-Hur’dan yardım istiyor. Ben-Hur olay çıkmaması için kentteki birçok ileri gelenle görüşüp ikna ediyor. Ancak Messala ondan ikna olmayanların adını kendisine ispiyonlamasını isteyince iki eski arkadaşın arası açılıyor. Ben-Hur özgürlükleri için Roma’ya karşı savaşanları savunuyor. Messala’nın ise gözünü hırs ve koltuk sevdası bürümüş. Tek amacı yükselmek ve Sezar’a daha yakın olmak. Bu uğurda en yakın arkadaşını harcamaktan çekinmiyor. Ona yaptıkları sayesinde kentte korku salacağını ve yönetimi ele geçirebileceğini düşünüyor. İki karakterin de kendince haklı sebepleri var.

 
 
İkinci filme baktığımızda Messala’yı (Toby Kebbell), Ben-Hur’un (Jack Huston) ailesi tarafından yetiştirilen bir yetim olarak görüyoruz. Hiçbir zaman aileden biri olduğunu kabullenemeyen Messala, kendini kanıtlama ihtiyacı duyuyor ve hem ağabeyi hem de en büyük rakibi Ben-Hur’un tüm ısrarlarına rağmen bir gece eşyasını toplayıp düzenli maaş veren Roma birliğine katılıyor. Ülke ülke dolaşıp savaşıyor. Orduda yükseliyor. Kudüs’e geri döndüğünde Ben-Hur’un kendisine yardım etmesini istiyor. Ben-Hur isyancılara destek vermiyor. Hatta herkesin sessizce olanları kabullenmesi görüşünde. Eylemsiz... Fakat Messala’ya da istediği isimleri vermiyor. Bunlar çok kısa sürede, aceleye getirilmiş diyaloglarla oluyor. Messala bir anda yanında büyüdüğü aileye nefret kusuyor. Eğer ilk filmi ve konuyu bilmesek yetimliğin acısını çıkarıyor diye düşünmeden edemeyeceğiz. Messala ve Ben-Hur karakterlerinin geçmişlerini göstermek isterken filmde büyük bir karmaşa yaşanıyor.
 
- İlk film 212 dakika, ikinci film 125 dakika. Daha fazla konuyu bu kadar kısa süreye sıkıştırmaya çalışmak yapıma büyük zarar vermiş. Olaylar çok hızlı ilerliyor. Ben-Hur, Messala yüzünden savaş gemilerine esir düştüğünde Roma’lı general ile yaşadıklarının filmden atılması karakterin ilerleyişine resmen balta vurmuş.
 
- İlk filmde olağanüstü bir görsellik hakim. Figüranların çokluğu, santim santim düzgün duruşları, kostümleri, at yarışı sahnelerinde en ince ayrıntıların dahi düşünülmesi izlerken keyif veriyor. Çok çok büyük bir emeğin olduğunu hissediyorsunuz. Aynı cümleleri ikinci film için söyleyemiyorum. Başrol oyuncularının kostümleri bile daha iyisi değildi. 
 
- Ben-Hur ve Messala’nın hikayesine paralel olarak İsa peygamberin yaşamı da anlatılıyor. İki filmde de benzer sahnelerle konu işleniyor ancak ikinci filmde Hıristiyan toplumuna sesleniş ağır basıyor. Film, Ben-Hur hikayesinden uzaklaşıyor. 
 
 
- İkinci filmde Morgan Freeman’ın Ilderim karakterini canlandırmasını ben çok sevdim. Oyunculuk açısından çok tatmin edici olmasa da görüntüsüyle karaktere uymuştu. İlk filmde etkin bir karakter olan Simonides rolünde Haluk Bilginer’i görecek olmamız hepimizi heyecanlandırmıştı. Ne yazık ki hevesimiz kursağımızda kaldı. Bilginer, sadece birkaç sahnede çok kısa süre görünüyor.