Gazetevatan.com » Yazarlar » Babaların babası ‘Cesur Yürek’

Babaların babası ‘Cesur Yürek’

02 Eylül 2016 Cuma


 
Özellikle 1995 yapımı ‘Cesur Yürek’ filmi ile gönlümüzü fetheden Mel Gibson’ın sinemayı, sinemanın da onu bırakacağı yok. Bırakmasınlar da zaten! 60 yaşını dolduran aktör, ekrana çok yakışıyor. Merakla beklenen yeni filmi Blood Father (Kan Bağı) ile bu hafta seyirciyle tekrar buluşan Gibson’ın yüzündeki çizgiler, resmen sinemaya adanmış bir hayatı anlatıyor.
 
 
Sinemada belli isimler arkadaşınız, hatta ailenizden biri gibi gelir bazen. Yüzünü gördüğünüzde yıllardır yanınızda olan, tanıdığınız, sohbet ettiğiniz birini görmüş gibi olursunuz. On kişiye sorsak, bu tanıma en uygun kişilerin başında Mel Gibson’ı sayacaklarına eminim. O bizim Cesur Yüreğimiz! “Özgürlük” çığlıkları hala kulaklarımızda yankılanıyor. Bu yüzden her yeni projesi de merakla bekleniyor. 
 
Bu hafta vizyona giren Blood Father (Kan Bağı), dibi görmüş eski bir suçlu olan ve herhangi bir olaya karışmadan şartlı tahliyesini doldurmak için şehir merkezinden uzakta karavanda yaşayan John Link’in (Mel Gibson) yıllardır aradığı kızına kavuşmasını anlatıyor. Fakat ne kavuşma.... 17 yaşındaki Lydia (Erin Moriarty), annesinin yanından kaçıp uyuşturucu mafyasından biriyle sevgili olunca karışmadığı suç kalmıyor. Görmemesi gereken ne varsa şahit oluyor. Sevgilisi de onu mafyanın parasını çalarken kullanınca ülkede ne kadar kötü adam varsa Lydia’nın peşine düşüyor. Tabii ki Lydia’nın aklına ilk olarak babası geliyor. John, dövme yaparak geçinmeye çalışırken bir anda kızının çıkıp gelmesi büyük bir şok etkisi yaratıyor. Ancak kızının içine düştüğü durumu anlayınca şoku hemen atlatıp kendisinin ve kızının hayatını kurtarmaya çabalıyor. 
 
 
Gerilim ve aksiyon eksik
 
Filmin türü aksiyon ve gerilim olunca, kadroda da Mel Gibson yer alınca büyük bir heyecanla izlemeye başlıyoruz. Ancak bir süre sonra o heyecan yavaş yavaş düşüşe geçiyor. Filmin gerilim tarafı neredeyse hiç yok. Aksiyon da eh işte... Bu konuda çok büyük beklentilere girmemenizi tavsiye ederim. Motorla kaçış sahnelerinde bile çok fazla atraksiyon yok.
 
Konu yıllardır birbirlerini görmeyen baba-kız olunca insan haliyle eski defterlerin açılmasını bekliyor. Baba-kız çatışması sonucu iki tarafın da hatalarıyla yüzleşmesi ve bu yüzleşmelerin ardından birbirlerine kenetlenmelerini bekledim. Evet bir sürprizle karşılaşmadım ama olayın yüzleşme tarafı eksikti. Çok az geriye dönük konuşmalar yapıldı. Onlar da birbirinden kopuktu. Tam olarak “Heee böyle olduğu için demek ki böyle olmuş” gibi bir bağlantı vermiyor senaryo. Olayın temeli olmayınca da her şey havada kalıyor. 
 
 
Senaristlere sormak istiyorum: Bu kızın neşesi ne? Babasına bir anda nasıl bu kadar ısınabildi? Bir an durun ve kendinizi düşünün. Sadece öldürmeye programlı adamlar peşinizde. Bunu büyük bir zevkle yapacaklar ve bir tarafta yıllardır görüşmediğiniz bir adam. Son umut ona tutunmuş olsanız da mesafeli falan durursunuz. Fakat kız yer yer “Korkuyorum” falan dese de yeri geliyor eğlenmesini biliyor. Saçlar hep yapılı. (Zaten bu tür filmlerde en gıcık olduğum şeydir. Toz toprağın içinde kaçarken fönlü saç görmeye dayanamıyorum ama görsellik işte.) 
 
Sanırım beni filmde en çok mutlu eden Gibson’ın yaşıtı olan aktörler gibi estetik yaptırıp mimiklerini kaybetmemesi oldu. Oyunculuğuyla filmi sırtlarken, yüzündeki her bir çizgiyle bir hikaye anlatıyor gibi...