Gazetevatan.com » Yazarlar » Uzaylılar vs İnsanlar

Uzaylılar vs İnsanlar

24 Haziran 2016 Cuma


 
‘Kurtuluş Günü: Yeni Tehdit’de uzaylılar, büyük amaçları ‘dünyayı yok etmek’ için dünyaya bir kez daha saldırıyor. Savaşa hazırlık yapan ve teknolojisini geliştiren insanlar, tüm gücüyle dünyayı kurtarmaya çalışıyor. Ortaya senaryosuz, klişe, kötü oyunculuklarla dolu efekt şov çıkıyor.
 
 
Uzaylıların dünyaya saldırdığı senaryolardan -gerçekten uzaylılar dünyaya saldırana kadar- kurtulamayacağız. ABD’nin büyük korkusu dünyanın sonunun gelmesi, resmen Hollywood’u besleyen bir konu. Kazancı da iyi. Bu konuyu ele almış filmler kolay kolay gişede hezimete uğramıyor. O yüzden bir arz-talep meselesi de var.
 
Bunun son örneği, bu hafta vizyona giren ‘Kurtuluş Günü:Yeni Tehdit’ filmi. Serinin ilk filmi, yani ilk saldırı 1996’da yapılmıştı. İnsanlar bu saldırıdan kurtulmuş hatta esir aldıkları uzaylılar ve gemilerinin teknolojilerini olabilecek ikinci saldırı için kendilerine uyarlamıştı. Yani eğer uzaylılar tekrar gelecekse, kendi silahlarıyla vurulacaktı. 
 
20 yıl sonra beklenen saldırı gerçekleşiyor. Ancak, bu uzaylılar bildiğimiz uzaylılar değil. Devasa gemilerle gelen uzaylılar ilk saldırıdankinden çok daha güçlü ve başlarında da kraliçeleri var. Bütün dünya şok! 
 
- 200 milyon dolar harcanan yapımın anladığım kadarıyla 180 milyon doları falan bilgisayar başında harcanmış. Şaka değil, sadece görsel efekt izliyoruz. Dijital bir oyundan hallice sahneler, iç daraltıyor. Taş taş üstünde kalmıyor. Yönetmen koltuğunda, ‘Yarından Sonra’ ve ‘Godzilla’ gibi efektlerin ön plana çıktığı filmlerin yönetmeni Roland Emmerich oturuyor. 
 
- Liam Hemsworth’un ‘Açlık Oyunları’ serisinden elde ettiği ünden faydalanma kendini hissettiriyor. Evet çok yakışıklı, ekrana yakışıyor falan filan ama ı ııhh tek başına yetmiyor. 
 
- Senaryoda sürpriz beklemeyin. Her şey beklediğimiz ya da şöyle söyleyeyim hayal ettiğimiz gibi ilerliyor. Uzaylılar o teknolojiye o güce rağmen dünyayı ele geçirmekte zorlanıyor, yerse! 
 
 
Muna’nın ayak sesleri
 
 
Bu hafta vizyona giren Türk filmi Muna, İsrail-Filistin savaşını özellikle çocukların yaşadığı acı üzerinden anlatmayı seçiyor. 8 yaşındaki Muna adlı kız çocuğunun anne ve babası evi basan askerler tarafından öldürülüyor. Tek başına kalan Muna, çıplak ayaklarıyla savaşın yıkıp geçtiği şehirde dolaşmaya başlıyor. O adım attıkça yüreğinize bir acı saplanıyor. Her gün etrafımızda savaştan kaçan Suriyeli çocukları gördükten sonra bu sahneler bir film sahnesi gibi gelmiyor. Hele de Muna’yı canlandıran Pınar Balkış’ın o masum yüzü ve soğukkanlı duruşu daha da arttırıyor bu acıyı.
 
Yeryüzü Doktorları’na katılarak bölgeye giden doktor Ela (Leyla Göksun), Muna’yı görür görmez bir yakınlık hissediyor ve onu o şekilde sokakta bırakmak istemiyor.
 
- Bir savaş ortamı var ve onlarca, yüzlerce çocuk sokakta. Evet Muna Ela’yı çok etkiliyor ama ben Ela ve arkadaşları arasında bir çatışma bekledim hep. Muna’yı yanına almaması gerektiği konusunda sert bir şekilde uyarmalarını, her çocuğa yardım edemeyeceklerini vs... Sonrasında yine aynı şekilde ilerleyebilirdi senaryo ama en azından çatışma daha gerçekçi hissettirirdi. Çünkü gerçekte mutlaka “Aman ne yapıyorsun” diyen çıkacaktır. 
 
- Muna’nın resim merakı ve resimleri gözünde canlandırması, konuşmaması, konuşmalara tepkisiz kalması bana disleksi olduğunu düşündürttü. Ancak filmde böyle bir bilgiye rastlanmıyor.
 
- Serdar Gözelekli’nin yönetmen koltuğunda oturduğu film, sahneleriyle gayet doyurucu bir etkiye sahip. Bu konuda çok başarılı bulmama rağmen senaryo için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Biraz daha ayrıntılara dikkat edilmeliydi.