Gazetevatan.com » Yazarlar » Efsaneler ölmez

Efsaneler ölmez

05 Mayıs 2017 Cuma


Uyuşturucu bağımlısı bir grup arkadaşın yaşadıklarını anlatan ilk film ‘Trainspotting’den tam 20 yıl sonra aynı ekip ile çekilen devam filmi ‘T2 Trainspotting’, ilk filmin gücünden yararlanarak kendi dinamiklerini inşa etmeyi başarıyor ve kendi efsanesini yaratıyorRenton (Ewan McGregor), Sick Boy (Jonny Lee Miller), Franco Begbie (Robert Carlyle) ve Spud (Ewen Bremner)... Irvine Welsh’in ‘Porno’ adlı kitabından veya kitabından sinemaya ‘Trainspotting’ adıyla Danny Boyle tarafından uyarlanan filmin baş kahramanları... Sinema tarihinin en kült filmleri arasında gösterilen ve 1996 yılında yayınlanan yapımın 20 yıl sonra tam da devam filmi gibi olmayan devam filmi ‘T2 Trainspotting’ bugün vizyona giriyor.

İlk filmi izleyenler, kitabını okuyanlar için anlatması kolay olmayan bir yere sahip olan filmin afişleri yıllarca duvarlardan inmedi. Karakterlerin “Hayatını seç!” üzerine söylediği sözler aklımızdan çıkmazken, görülen bazı tuvaletler Trainspotting tuvaletlerini hatırlattı.

Ve ikinci bir filmin olma olasılığı sadece hayalleri süslerken beklenen haber çabuk yayıldı. Aynı oyuncular ve aynı yönetmen ile ‘T2 Trainspotting’... 22 Ocak’ta İngiltere’de galasını yapan film, nihayet Türk izleyicilerle bugün buluşuyor. ‘Nihayet’ diyorum, çünkü Şubat’ta if İstanbul Film Festivali kapsamında sadece birkaç salonda gösterilen filmin Türkiye’de vizyona girmeyeceği açıklanmıştı.

Önce fırsat vardı, ardından ihanet

Uyuşturucu bağımlısı bir grup arkadaşın aşk, nefret, hüzün, kayıp, mutluluk ve intikam etrafında dönen hayatlarını konu alan filmin ilkinde Mark (Renton), arkadaşlarıyla uyuşturucu satışından elde ettikleri parayı alarak Amsterdam’a kaçmıştı. İkinci film, evini ve arkadaşlarını terk eden Mark’ın geri dönmesiyle başlıyor. Franco cezaevinden kaçma planları yaparken, Sick Boy pek de müşterisi olmayan barını işletmeye çalışıyor. Spud ise yalnızlık denizinde boğulmamak için çırpınıyor. Geride kalan herkesin Mark ile yarım kalmış bir hesabı var. Yaşadıkları kötü hayatın sorumlusu olarak gördükleri Mark’ı -Spud hariç- bir kaşık suda boğabilirler.

Yönetmen Boyle’nin de dediği gibi iki filmin birbiriyle konuşuyormuş gibi bir etkisi var. Hafif bir flört durumu... Aslında birçok şeyin değiştiği, ancak hiçbir şeyin değişmediği duygusu. Boyle, ilk filmdeki (örneğin arabaya çarpma sahnesi gibi) bazı ikonik sahnelerin 20 yıl sonra birebir aynısını çekerek resmen içimizde fırtınalar koparan bir nostalji yaratmış. Zaten filmin başlamasıyla karakterlerin yaşlanmış hallerini görmek bile o duyguya girmeye neden oluyor. Çok uzun zamandır görüşemediğiniz dostlarınızla yeniden bir araya gelmek gibi.

Dostluğun gücü adına

Film, elbette ilk filmin gücünden yararlanmış ama kendi dinamikleri de inşaa etmeyi başarmış. İhanet ve intikam üzerine kurulu film, temelleri sağlam bir dostluğu yıkmanın çok zor olduğunu da gösteriyor. Özellikle tuvalet sahnesi, Mark ile Spud’ın ilk karşılaşmaları ve Mark’la Sick Boy’un bir bara yaptıkları ziyaret sırasında yaşadıkları inanılmaz. Ağlayalım mı gülelim mi bilemediklerimizden.

Bir kesim için bu tür hayatlara özendirdiği gerekçesiyle ağır şekilde eleştirilen film, bana göre Boyle’ın olaylara objektif bakmasıyla bu konuya getirilecek en iyi bakış açılarından birini sunuyor.