Numan Kurtulmuş'tan önemli açıklamalar

02 Mart 2016 Çarşamba - 21:07 | Son Güncelleme : 02 03 2016 - 23:41

Numan Kurtulmuş 24 TV'de canlı yayında gündeme ilişkin soruları yanıtladı


Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, 24 TV'de Buradan Bakalım programında Murat Çiçek'in sorularını yanıtladı...
 
İşte Kurtulmuş'un açıklamalarından satırbaşları;
 
Anayasa Mahkeme'sine kişisel başvuru hakkını sağlayan, Sayın Cumhurbaşkanımızın o dönem başbakanı olduğu AK Parti hükümetidir. Dolayısıyla bu yolun önünü açan Sayın Cumhurbaşkanımızdır. 
 
Burada esas olan husus, Türkiye içerisinde bütün yargı yolları bittikten sonra, haksızlığa uğramamak için Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkının önünün açılması. 
 
Bir berat kararı verilmiş değil. Mahkeme düşmüş değil. Sadece tutuksuz yargılanmalarıyla ilgili bir ara karar verildi.
 
Sayın Cumhurbaşkanımız Anayasa Mahkemesi kararını açıklamadan böyle bir şey söylemiş değil. Karar açıklandıktan sonra söyledi. Dolayısıyla, makamını kullanarak mahkeme kararına tesir edebilecek bir görüş bildiriminde de bulunmamıştır. 
 
AYM USÛLE DEĞİL ESÂSA DAYALI BİR DEĞERLENDİRME YAPTI
 
Bundan sonra tartışılacak husus, Anayasa Mahkemesi'nin usûlen değil de, esâsa taallük eden konuda görüş beyan etmesi ve Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararını yazmadan kararı açıklamasıdır. 
 
Anayasa Mahkemesi burada esâsa taallük eden şeyler söylemeseydi, kendi yetki sınırları içerisinde kalmış olurdu. Savcının suçlamalarının kesin olup olmadığına mahkeme karar  verecek. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi sadece tutuksuz yargılanmayla ilgili kısmı söylemiş olsaydı kendi yetkileri içerisinde hareket etmiş olurdu. Ama bildiğimiz kadarıyla Anayasa Mahkemesi 'nin esâsa taallük eden konularda da görüş beyan etmiş, dolayısıyla işi usûlen değil, esâsen görüşmüş. Bir yerde kendisini mahkeme yerine koymuş olduğu anlaşılıyor. 
 
"TÜRKİYE MİT TIR'LARI OLAYINI VE 17-25 ARALIK'I UNUTMAYACAK"
 
Türkiye 17-25 Aralık'ı, MİT TIR'ları operasyonunu unutmayacak. Eğer bunları unutur ve bu dönemde ortaya konulan hükümeti yıkmaya dönük o teşebbüsleri hiç olmamış varsayarak yoluna devam ederse başımıza daha fazla sıkıntılar gelebilir. Paralel yapının etkisiyle AYM'nin böyle bir kararı aldığını söylemek için elimizde somut bilginin olması lazım. Ama paralel yapının bittiğini söylemek de saflık olur. Yargıda da, emniyetin içerisinde de, başka yerlerde de, bir kısmı açık, bir kısmı gizli olan paralel yapı mensuplarının varlığı biliniyor. 
 
"İLK DEFA DUYMUŞ GİBİ DAVRANIYORLAR"
 
Bu anayasa 50 bin kere düzeltilmiş ama o totaliter ruhu hiçbir şekilde değiştirilmemiş vaziyette duruyor. Yani bir deli gömleği gibi bu milletin sırtında duruyor. Bunun mutlaka değiştirilmesi gerekiyor.
 
Şu an parlamentoda bulunan partilerin tamamı bu konuda millete söz verdi. Oy alırken de yeni bir anayasa meselesi konuşuldu.
 
Sanki Türkiye'de yeni anayasa tartışması çok yeni bir meseleymiş gibi bazıları bunu gündeme getiriyor. Hatta başkanlık sistemiyle ilgili tartışmalar da öyle. Sanki ilk defa duymuş gibi hareket ediyorlar. Hayır, en az 20-25 yıldır Türkiye hem yeni anayasayı tartışıyor,  hem etkin bir yönetim sistemi aracı olarak başkanlık sistemi konusunu tartışıyor.
 
Bu parlamento hangi yasama faaliyetini yaparsa yapsın, eğer yeni bir anayasa yapmazsa, siyaseten hiçbir şey yapmamış olur. Dolayısıyla bu parlamentonun boynunun borcudur demokratik, sivil, katılımcı yeni bir anayasanın yapılması. 
 
YENİ ANAYASA, SADECE BİR HUKUK METNİ DEĞİL, TOPLUMSAL MUTABAKATTIR
 
Yeni anayasa sadece bir hukuk metni yazma meselesi değildir. Bu bir toplumsal olgudur. Toplumsal mutabakattır. Türkiye'de bu oluşmuştur. Bütün siyasi partilerin tabanları sivil bir anayasa istiyor. Çünkü anayasaları ya askerin dipçiğiyle yaptık, ya palet şakırtıları arasında yaptık. Bunu Türkiye'nin aşması lazım.
 
En az AK Parti grubu kadar, CHP, MHP ve HDP gruplarının da halka karşı sorumluluğudur yeni anayasa. 
 
GÖRÜŞMELERDEN SONUÇ ÇIKMAZSA AK PARTİ'NİN B PLANI VAR MI?
 
Şunu çok net söyleyeyim. Biz yeni bir parlamentoyuz ve bu parlamento ilânihaye yeni anayasa konusuyla meşgul edilemez. Belli bir süreye kadar, belki Eylül'e, Ekim'e kadar bu çalışmalar sürdürülür. Belli bir noktaya gelinir. Eğer bir sonuç alınamayacağına net kanaat getirilirse, AK Parti olarak biz teklifimizi parlamentoya sunarız. Önce 367'yi, bulamazsak 330'u bulmaya çalışırız. Ve millete gideriz. Dolayısıyla anayasanın sahibi millet olacağına göre, her halükarda millete gidecek bir yolun önünü açmaya gayret ederiz. 
 
BÜROKRATİK OLİGARŞİ HALA ANAYASAL GÜVENCE ALTINDA
 
Türkiye'de hala bürokratik oligarşi anayasal güvence altındadır. Çok net söylüyorum. Yani "hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ama millet bu hakkın anayasal kurumlarla kullanacak! Bütün maddeler dursun, sadece bu maddeyi değiştirelim desek bile, bazı zihniyetlerin buna müsade etmeyeceğini biliyoruz. Diyelim ki, sadece bu maddeyi değiştirelim: "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Millet bu hakkını seçilmişler eliyle kullanır" diyelim, hemen karşı çıkarlar. Yani yasama, yürütme, yargı birbirinden ayrı olsun ama bunların hepsine millet dokunsun.
 
Sistemin birinci problemi burasıdır. Yani bürokratik oligarşi anayasal güvence altındadır. 
 
ANAYASADA GÜÇLER AYRIMI YOK, GÜÇLER ÇATIŞMASINA DAYALI BİR YÖNETİM SİSTEMİ VAR
 
Şu anki anayasada güçler ayrımı prensibi yok. Güçler çatışmasına dayalı bir yönetim sistemi var. Yasama-yürütme iç içe girmiştir. Parlamentoda çoğunluğu olan ne istiyorsa onu yapıyor. Muhalefet ne söylerse söylesin...Bu bir demokrasi değil. Eğer gerçekten demokrasiden bahsediliyorsa, tam manasıyla güçler ayrımı, çok iyi kontrol edilen bir yasama faaliyeti ve yürütme müessesesinin de çok iyi denetlendiği bir güçler ayrımının ortaya konulması lazım. Bunları Türkiye yapmak mecburiyetinde.
 
Başkanlık sistemi ise, bütün bu anayasal reform süreci içerisinde sadece bir bölümdür. Biz faniler üzerinden bu milletin geleceğini konuşmuyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız kendisi de bunu söyledi. Yürümeyen bir sistem var. Etkin bir yürütme müessesesinin olabilmesi için bizim teklifimiz başkanlık sistemidir. Başka bir parti de "hayır benim teklifim de budur" diyorsa, buyursun o da teklifini söylesin. Sonuçta kararı verecek olan da millettir. Millet "hayır" diyorsa, zaten diyecek bir şey de yok.
 
Ama peşinen, sanki milletin kararı cebinde bulunuyormuş gibi hiç kimsenin bu şekilde davranmaya hakkı yok.  
 
"KIRMIZI ÇİZGİYİ KOYAN MİLLETTİR"
 
Ben siyasette oldum olası "kırmızı çizgi" lafını beğenmem. Kırmızı çizgiyi koyan millettir. Milletin istediği yeni bir anayasa. Buna sıcak baktığını AK Parti'ye yüzde 50 oy vererek göstermiştir.
 
Dolayısıyla, bu tartıştığımız konuların hiçbirisi Allah'ın kelamı değildir. Zaten anayasalar toplumların ihtiyaçları çerçevesinde değişir. Ama Türkiye'nin yaşadığı bir tecrübe var.
 
ZATEN SİSTEMİ BÜROKRATİK OLİGARŞİYİ TEMİNAT ALTINA ALMAK İÇİN KURMUŞLAR
 
Zaten sistemi 1961'de koyanlar da,  82'de koyanlar da bunun için koymuşlar. Bürokratik oligarşiyi anayasal teminat altına alırken ve sistemin içerisine "güçler çatışması" prensibini koyarken hep şunu tasarlamışlar: Ortada bir sandık var. Bu sandık olduğu için millete güvenilmez. Millet bakarsın davulcuya zurnacıya kaçar. Millet ne oy verirse versin, biz kurumlarımız vasıtasıyla milleti istediğimiz gibi yönetelim. Eğer bunda da başarısız olursak la-yüs'el (sorgulanamaz) bir cumhurbaşkanı milletin ensesinde boza pişirsin. Orada dursun.
 
"CUMHURBAŞKANLARI KAPALI KAPILAR ARDINDA SEÇİLİYORDU"
 
Fiilen 10 Ağustos 2014 seçimleriyle birlikte bu sistem aslında bir dönüşüm geçirmiş oldu. Rahmetli Turgut Özal'ı ve Sayın Abdullah Gül'ü dışarıda bırakırsanız aşağı yukarı Türkiye'de seçilmiş bütün cumhurbaşkanları parlamentoda seçilmiştir ama aslında bir odada seçilmiştir. Birileri karar verip, "şu cumhurbaşkanı olacak" diye ilan etmişlerdir. O da cumhurbaşkanı olmuştur.
 
Hatta Türkiye öyle dönemler geçirdi ki, cumhurbaşkanı adayı olmanın dahi meşru olmdadığı dönemler. Çok şükür bunlar geride kaldı.
 
Bir şey daha geride kaldı, artık millet cumhurbaşkanını seçecek. Yani biz başkanlık sistemine geçsek de geçmesek de bu böyle olacak.
 
Çok büyük yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanı var zaten. İsterse seçime götürebiliyor, isterse herhangi bir milletvekiline başbakanlığı verebiliyor. Geçmişte oldu. 
 
SURİYE KONUSU
 
Suriye'de olanlar, Suriye'de gördüklerimizden ibaret değil. Meselenin biraz daha öncesine gitmemiz lazım. Büyük fotoğrafın da ismini koymamız lazım. Bir asır önce yarım kalan hesabı birileri kapatmak istiyor.
 
İKİNCİ SYKES-PICOT HESABI
 
1916-2016, yani ikinci Sykes-Picot. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Şu anda yaşadıklarımız bunun adımları. Ne zaman başladı? Afganistan'ın Rusya tarafından işgali ve onun ardından Amerika tarafından işgaliyle birlikte başladı. Irak'ın işgaliyle birlikte gelişen süreçte şimdi karşımızda sadece Suriye değil, Suriye ve Irak tablosu çıktı.
 
Yönetilemeyen bir Suriye. Burada etnik gruplar var. Araplar, Türkmenler, Kürtler, Şiiler, Nusayriler... Bunların aynısı Irak'ta da var. Dolayısıyla Suriye öyle bir noktaya geldi ki, Suriye'deki sorunda bir barış perspektifini ortaya koymamız lazım. Eli kanlı olanların bu barış süreci içerisinde sözünün geçtiği değil, Suriye halkının gerçekten sözünün geçtiği bir barış sürecinin olması lazım.
 
VEKALET SAVAŞLARI BİTTİ, DAHA TEHLİKELİ BİR ÇATIŞMA ORTAYA ÇIKABİLİR
 
2013'e kadar Suriye'de iç savaş devam etti. 2013'ten itibaren ise vekalet savaşları başladı. Terör örgütleri üzerinden bu satranç tahtasında kendi konumunu daha iyi hale getirebilmek için terör üzerinden oynadılar. Ne zamana kadar? Rusların fiilen Suriye'ye müdahale ettiği noktaya kadar.
 
Rusya fiilen müdahale edince vekalet savaşlarını bir yerde bitirmiş oldu. Ve ondan sonra Suriye'de öylesine zor bir süreç başladı ki, bütün Doğu Akdeniz'deki ülkeler var. Amerikan orduları, Çin orduları, Fransızlar, Suudi Arabistan, İran, Rusya vs.
 
Savaşların da limitleri var. Vekalet savaşları bitti. Büyük güçlerin burada çok ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldıklarını görüyoruz. Allah muhafaza, bundan sonra atılacak adımlar belki kendilerinin de kontrol edemeyeceği bölgesel, belki de küresel bir çatışmanın fitilini ateşleyebilir.
 
Ben onun için barışın biraz daha yakın olduğu kanaatindeyim.
 
TÜRKİYE BU COĞRAFYANIN KİLİT TAŞIDIR
 
Biz bu coğrafyanın en tabii unsularından birisiyiz. Ve Türkiye bu coğrafyanın kilit taşıdır. Türkiye denge taşıdır. Onu çekip alırsanız hepsi birden yıkılır. Bir asır evvel bunu yapmaya çalıştılar. Önce Osmanlı'yı savaşta mağlup ettikten sonra masaya haritaları serdiler, cetvelleri koydular, "orası Tel Abyad'tır, burası Akçakale'dir" dediler. Aynı şehri ikiye böldüler, amca-teyze çocuklarını birbirinden ayırdılar.
 
Şimdi de zihinleri ve gönülleri bölüyorlar. Biz önce zihinleri ve gönülleri bölüyorlar. İki tane fay hattı var. Birisi mezhep, sünni-şii meselesi. Birisi de 4 tane etnik grup: Türkler, Kürtler, Araplar, Farisiler.
 
BUNU YAPARSAK SINIRLARI ANLAMSIZ KILARIZ
 
Biz önce gönülleri birleştireceğiz. Ondan sonra sınırları anlamsız kılacağız. Bizim esas gücümüz burasıdır.
 
Bu bölgede hakimiyetlerini sürdürmeye çalışan güçlerin hiçbirisinin bu bölgeyle fiziki bir bağı yoktur, gönül bağı yoktur. Nihayetinde gelirsiniz Afganistan'ı işgal edersiniz, gidersiniz. Irak'ı işgal edersiniz  gidersiniz. Bizim gidecek bir yerimiz yok. Suriye'yle 911 km sınırımız var.  Ve Suriye'de bizim akrabalarımız var. Bunların bir kısmı Kürt'tür, bir kısmı Arap'tır, bir kısmı Türkmen'dir. Hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Böylesine bir gönül bağını kurabilecek başka bir ülke de yeryüzünde yok.
 
Dolayısıyla Türkiye bunun üzerinden hareket etmek zorunda. Gönülleri zihinleri birleştireceğiz. Evet çok zor bir süreç var. Kan aktı. Malesef büyük cinayetler işlendi. Bir taraftan Esed rejimi,  bir taraftan DAEŞ terör örgütü. Suriye ve Irak halkına hayatı çekilmez kıldılar.
 
Ümit ederim ki iyi kötü ilan edilmiş olan bu ateşkes süreci devam eder. İlgili taraflar masada yer alır. Suriye'nin ılımlı muhalefeti orada kendini ifade edebilecek zemini bulur. Ve Suriye'de barışın önü açılır. 
 
Kaynak: Star