Nasuh Mahruki'den açık mektup

13 Mart 2008 Perşembe - 17:26 | Son Güncelleme : 13 03 2008 - 17:26

Nasuh Mahruki kendi web sitesinde yayınladığı 'Açık Mektup'ta hakkındaki söylentileri tek tek yanıtlarken isyan etti. İşte o mektup:


"Uzunca bir süre, bu tür bir yazıyı kaleme alıp almamak arasında tereddüt yaşadım, çünkü konuşarak değil, üreterek kendimi ifade etmeyi daha doğru buluyorum.

Bu yazı, daha yirmili yaşlarımdayken bu güzel ülkeye ve bu ülkenin yüce ruhlu insanlarına adamaya ve gerekirse gençliğimi bu yolda feda etmeye karar verdiğim hayatımın, bundan sonraki bölümü ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmak için kaleme alındı.

Köklü ve varlıklı bir aileden geliyorum ve Türk olduğum için gurur duyuyorum. Büyükbabamın büyükbabasının babası, 1822 yılında Sakız adasında çıkan Yunan isyanını bastıran ve Sultan 2. Mahmud'un kendisine verdiği bu görevi eksiksiz yerine getirdikten sonra, burada şehit olan (Nasuh oğlu) Kaptan-ı Derya Ali Paşa'dır.

İsyan bastırıldıktan ve bütün kontrol Osmanlı Donanmasına geçtikten sonra, Amiral Gemisini limanda iken, ateş kayıklarıyla düzenlediği saldırıda yakmayı başaran ve Yunanlıların Kara Ali dediği büyük büyük dedemi şehit eden Kanaris adlı cesur Yunanlı denizci, kendi ülkesinin milli kahramanlarından biridir.

Bugün ailemizin soyadı olan Mahruki, yani "yanarak ölen" - "yanmış" anlamındaki osmanlıca kelime de bu olaydan gelir.

Köklerim ve yetiştirilme tarzım, içimi hep vatan sevgisi ve vatana hizmet sorumluluğu ile doldurdu.

Üniversiteden mezun olduğum ve ilk yüksek irtifa tırmanışımı gerçekleştirdiğim 1992 yılından bu yana, Türk bayrağını 7000 metrelik, 8000 metrelik zirvelerde ilk kez dalgalandırırken de, daha 28 yaşındayken "Yedi Zirveler" projesini tamamlayan dünyadaki 44. ve en genç dağcı olurken de, Kalimantan'da partnerimle birlikte ülkemi temsil ettiğim Camel Trophy'de "Takım Ruhu" değerlendirmesinde dünya ikinciliğini elde ederken de ve 1996 yılında kurduğumuz AKUT derneğinde, dostlarımla birlikte dağların tepelerinde, depremlerde, sellerde can kurtarmak için korkusuzca genç bedenlerimizi tehlikelere atarken de, hep aynı vatan ve insan sevgisi ile hareket ettim.

Gün geldi, Yunanistan'da, Tayvan'da, Mozambik'te, Hindistan'da, göğsümüzde Türk bayrağı, yabancı arama / kurtarma ekiplerinin arasında ülkemizi temsil etmenin bilinciyle, coşku ve heyecan içinde görev yaptık.

Gün geldi, eğitim merkezimizde bilgilerimizi, Hava Harp Okulu'nun personeliyle (İstanbul), Jandarma Genel Komutanlığı - Jandarma Dikimevi Birliği personeli (İstanbul), Jandarma Alayı Vakfı Arama Kurtarma Birimiyle (Tokat), Jandarma Komando Taburuyla (Nevşehir - Antalya), Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkanlığı personeliyle (Antalya), Polis Teşkilatının operasyon timleriyle (İstanbul), Sivil Savunma Teşkilatının ekipleriyle (İstanbul, Giresun), Belediyelerin personelleriyle (Bakırköy, Kadıköy, Üsküdar), Boğaziçi Üniversitesi ile ve daha pek çok resmi ve sivil kurum ve kuruluşun çalışanlarıyla paylaştık, ayrıca yüzlerce kurum ve kuruluşa seminerler verdik.

İstanbul, Ankara, Antalya, Marmaris ve Bingöl'de oluşturduğumuz gönüllü ekiplerimizle, bugüne dek 130'un üzerinde arama / kurtarma operasyonu gerçekleştirdik, 130 kere, hayatımızda hiç görmediğimiz ve bir daha da hiç görmeyeceğimiz insanların hayatı için kendi hayatımızı gönüllü olarak tehlikeye attık ve 600'den fazla insanın hayatının kurtarılmasında veya normal yaşam koşullarına nakil edilmesinde görev aldık. Hep gönüllü olarak...

Medyamız ve halkımız, 1998 Adana - Ceyhan ve 1999 Marmara depremleri sonrasında bize verdiği büyük destekle onurlandırdı, güç, cesaret verdi ve bundan sonraki çalışmalarımız için olumlu yönde motive etti. Hatta bizi bu ülkenin en güvenilir kurumları arasında seçti.

Yıllardır hep bu sorumluluk duygusu içinde, daha önce yaptıklarımızın daha iyisini yapabilmek tutkusuyla, canla - başla çalıştık, bundan sonra da ne olursa olsun bütün kararlılığımızla çalışmaya devam edeceğiz. Çünkü hepimiz AKUT'un görev, görüş açısı ve değerlerine uyacağımıza yemin ettik.

Son dönemde medyamızın bazı unsurları, şahsım ve AKUT hakkında bizi çok üzen ve yaralayan bir takım haberlere imza attılar.

Yolladığımız basın duyurularına ve olayları bütün açıklığı ve belgeleriyle birlikte anlatma çabalarımıza rağmen, bunları görmezden gelip, AKUT'tan disiplin suçuyla bir diğer deyişle onursuz bir şekilde uzaklaştırılan kişilerin yorumlarına sayfa sayfa yer verdiler de bizi görmezden, duymazdan geldiler.

AKUT, bugün beş bölgede örgütlenmesini tamamlamış, yüzlerce üye ve gönüllüsüyle bu ülkeye hizmet eden, 15 Ocak 1999 tarihinden itibaren de Bakanlar Kurulu kararıyla, "kamu yararına çalışan dernek" statüsünde olan bir dernektir.

6 yıldır var olan AKUT'tan bugüne dek sadece 15 kişi disiplin ve etik değerlerimize uymadığı için, Disiplin Kurulu'nun yaptığı inceleme sonucunda, AKUT disiplin ve etik değerlerine göre suçlu bulunup, Yönetim Kurulu'nun oybirliği kararıyla dernekten uzaklaştırılmıştır. Bizi en çok üzen olay da, bu kişilerin, medyatik haber yapma derdinde olan birtakım medya mensubu tarafından kullanılması ve bir anlamda ısmarlama haber yaptırılmasıdır.

Yazılı ve görsel medya, kamuoyunun bilgilendirilmesi, hatta belki de bir ölçüde eğitimi adına en önemli güçlerden biridir. Toplum, tarafsız, adil ve cesur haber kaynakları ile bilgilendirilmelidir.

Aksi halde, medyanın bir yerinde hasbelkader bir köşe tutmuş herkes, bu köşesini bir tehdit ve baskı aracı olarak kullanmaya kalkarsa, tarafsızlık ve adalet kavramları ortadan kalkar ki, bu olgu uzun solukta önüne geçilemez bir yozlaşmaya ve sonuçta toplumun geri dönülmesi çok zor çöküntülere uğramasına yol açar. Üzülerek söylüyorum ki, bence bizim medyamız bu duruma oldukça yakın bir konumdadır.

Daha bir kaç ay öncesine kadar, AKUT ekibini ve başkanı olarak şahsımı kahraman diye niteleyenler, sanki biz kişilik değiştirmişiz gibi bugün hiç çekinmeden medyatiklikle, diktatörlükle, AKUT'tan rant sağlamakla suçlayabiliyorlar.

Hem de hiç bir araştırma yapmadan, sadece o anda bu haber ses getirir diye veya daha da kötüsü; "ben bu güce sahibim, istediğimi yükseltir, istediğimi tepetaklak yere çalarım, benimle kimse uğraşamaz" zihniyetiyle.

Bugüne dek hakkımda o kadar çok gerçek dışı haber yapıldı ki, artık bunlara karşı ne yapmam gerektiğini şaşırmış durumdayım. Ermeni ve musevi vatandaşlarımızdan özür dileyerek yazıyorum; 17 Ağustos depremi sonrasında bir takım çevreler, benim aslında ermeni olduğum söylentisini yaydılar - sanki suçmuş gibi...

Sabah Gazetesinde, bir trafik kazasına kurban veriğimiz iki dostumuzun cenaze töreninde; benim yahudi olduğum ama her nasılsa cenaze namazını ön saflarda kıldığım, üstüne üstlük te, bu konuyla ilgili sorulara yanıt vermeden uzaklaştığımı yazdılar.

Oysa, dağcılık tarihine bile, 1995 yılında Everest'e tırmanan dünyadaki ilk müslüman dağcı olarak geçtim.

Dört kitabımdan ilki olan ve bugüne dek 4 üniversitede (Boğaziçi - Bilkent - Yeditepe ve Işık) Türkçe derslerinde okutulan, 9 baskı yapan "Bir Dağcının Güncesi" adlı kitabımın içinden bir satırın altını çizip, gazetelere yollayan isimsiz birileri benim aslında insanları sevmediğimi ispata çalıştı, birkaç gazete de bunu önemli haber diye yazdı.

Beni ortadan kaldırmaya karar verenler, bunun gibi daha başka pis oyunlar da hazırlıyorlar. Kulağıma gelenlerden biri de benim aslında Everest'e, K2'ye çıkmadığım, o zirve çekimlerini de başka yerlerde yaptığım yolunda bir tartışma başlatmaya çalışıyorlar. Aslında onlar da bunların sonuçta bir yere varamayacağını biliyorlar, güneş balçıkla sıvanmaz...

Amaçları sadece bu ülkede çok kullanılan bir yöntem olan dezenformasyon, yani yalan - yanlış bilgiler yayarak insanların zihninde soru işaretleri yaratmak. Henüz bu habere atlayacak bir köpekbalığı bulamadılar, ama hiç belli olmaz. Çünkü bunların kaybedecekleri hiç bir şey yok, çünkü ürettikleri hiç bir şey yok.

Bir başka olayda, büyük gazetelerimizden birinin muhabiri, benimle ilgili yaptığı haberden sonra arayıp, tarafsız olarak kaleme aldığı haber içeride değiştiği için şaşkınlık içinde benden özür diledi. Sabah Gazetesi yazarı Hıncal Uluç, iki yıl önce beni yerden yere vuran üst üste 3 yorum yaptı.

Ben adalete inanırım ve çok sabırlıyımdır, onu mahkemeye verdim ve iki yıl uğraştım, sonunda 23 Eylül'de 14.380.000.000 Türk Lirası manevi tazminat aldım, bu mahkemeyi açarken karar vediğim gibi bu parayı faydalı olacak bir yere bağışlayacağım. Ne tesadüftür ki, 26 Eylül'de Sabah Gazetesi bana öyle bir yer ayırmış ki, gazetede o kadar yeri parayla satın alamazsınız.

AKUT'tan disiplin suçuyla uzaklaştırılan (19 ay ve 7 ay önce) ve istifa edenleri (5.5 yıl önce) biraraya getirerek, bize bu iddiaların karşı cevabını bile sormaya gerek duymadan akıl almaz iddialar ortaya atmış.

Ne aslında o kadar iyi dağcı olmadığım, ne mal beyanı verip vermediğim, ne AKUT'tan rant sağladığım, ne diktatörlüğüm, ne AKUT'taki Yönetim Kadrosunun bana olan taparcasına bağlılığı, ne bencilliğim, ne kendimi beğenmişliğim, ne AKUT'un aslında NAKUT olduğu, ne AKUT'ta artık hiç eğitim yapılmadığı öyle ki, vallahi okurken gazete adına ben utandım. Bir başka gazeteci de, bu olaylara o kadar inanmış ki, köşesinde benim ayıp ettiğimi ilan etmiş.

Daha pek çok örnek verebileceğim halde, - (sevgili İskender'in kazası sonrası yaşanan o ucuz tiyatroya, veya Ağrı Dağı'nda rota işaretleme çalışmamızdan sonra yapılanlara girmedim bile) - bir taraftan da medyayı, hakkımda iyi haber yaparken, överken, yere göğe sığdıramazken seven, "oh ne güzel Türk Medyası bizi aslan, kaplan, kahraman gösterdi" deyip te, işler terse döndüğünde bütün suçu medyaya atıyormuş zannedilmesini de istemiyorum.

Burada habercinin sahip olduğu yorum yapabilme özgürlüğü dışındaki haber verme sorumluluğunu dile getirmek istiyorum. Sevgimizi de, eleştirimizi de, takdirimizi de, kızgınlığımızı da her zaman tarafsız, adil ve topluma fayda - zarar ekseninde değerlendirerek, etik değerlerin içinde kalacak şekilde dile getirmeliyiz diye düşünüyorum.

Eleştirilmeye, suçlanmaya hatta gerekirse yaptıklarımın sonucunda bedel ödemeye de her zaman hazırım ama bunun sınırlarının kişisellikten uzak, objektif, adil ve ahlaki değerler içinde yapılmasını arzu ediyorum.

Bunların benim şahsi sorunum olmadığının çok açık bir şekilde farkındayım. Bu kontrolsüz güçten, benden çok daha fazla zarara uğrayan o kadar çok insan var ki bu ülkede. Sevgili okuyucu, bunları yaşadıkça ve gördükçe, sığınabileceğimiz bir tek yer kaldığını düşünüyorum, o da büyük Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ve Bursa Söylevi.

Bundan sonra yolumu bu çizgi belirleyecek... "

Nasuh Mahruki

ETİKETLER

0