Tayfun

23 Mart 2017 Perşembe


Tanıştığımızda ben 23 yaşındaydım. Demek ki o da 31’indeymiş.

1993 sonunda, ATV’nin, Baki Şehirlioğlu yönetimindeki o efsane Ankara Bürosu’nda birlikte göreve başlamıştık.

Muhabir kadrosunun; o kıdemlisi, ben çömeziydik...

***

‘Nevi şahsına münhasır’ diye bir tabir var ya; kişiliğiyle diğerlerinden ayrılan, kendine özgü manasında... Tayfun tam da öyle bir insandı işte. Özgün...

Mülkiye’den kaymakam çıkmış bir adam, pavyonda bağlama çalmış olmakla daha çok övünürdü. Düşünün işte...

***

İlk zamanlar garipser, hatta rahatsız olurdum; ona bir şey anlatırken bir anda boşluğa yönelen bakışlarıyla dalıp gitmesinden.

Bu adam beni ciddiye mi almıyor diye geçirirdim içimden.

Sonra baktım hep öyle, herkesle öyle... Baktım Tayfun işte.

“Hoooppp !” derdim dalıp gittiğinde...

“Dünyadan Tayfun’a... Bir şey anlatıyoruz kardeşim şurada, dinlesene...”

Gülerek dönerdi gerçek dünyaya böyle durumlarda.

Hep gülerdi zaten.

***

Kızamadığınız insanlar vardır ya şu hayatta... Öyleydi Tayfun. Kızamazdınız...

Onu tanıyıp da sevmeyenle karşılaşmadım ben bunca yıldır. Tanıyan severdi Tayfun’u.

***

Dalıp dalıp gitmeleri gibi unuturdu bir de.

Randevularını, yapalım diye konuştuklarımızı...

Unuturdu. Biz de bilirdik unutacağını zaten.

Tayfun’u bilirdik çünkü.

***

Eğlenceli, komik adamdı.

Aklı fikri hayattaydı.

Güzel insandı her şeyden önce.

***

Ha, bir de çocuktu.

Bildiğiniz çocuk...

Son dönemin süslü sloganlarından biri var ya; “İçinizdeki çocuğu öldürmeyin” türünden afili cümlelerle herkesin ağzında sakız.

O yıllarda moda olsa, kamu spotunda Tayfun’dan başkasını oynatmazdınız.

***

‘Özel’i olmaz mı bir insanın?

Yoktu biliyor musunuz Tayfun’un.

Bütün büro bilirdik koca çocuğun hayatının detaylarını.

Herkes bilirdi; o hiç umursamazdı...

İçi dışında bir adamdı. İçi dışı bir... Olduğu gibi, göründüğü gibi...

***

Adam bildiğiniz ‘şöhret’ti.

Onun onda biri kadar tanınmayanların hâline baktığınızda anlam kazanırdı ‘tevazu’ sözcüğü.

***

Hakkaniyetliydi... Çok hem de.

Adil bulmadığı durumlarda sözünü esirgediğini hiç görmedim. Karşısındaki kim olursa olsun üstelik.

Bütün o rahatlığına, vurdum duymaz görüntüsüne karşın işini çok ciddiye alırdı. “Çocuk oyuncağı değil” derdi gazetecilik için.

Yalan mı?..

Çocuk oyuncağı mı gazetecilik !

O gün de değildi, bugün de değil.

***

Haberi çok severdi.

Haber de onu...

Habercilik kısmeti hep açıktı. Neredeyse, yolda ayağına takılırdı haber.

Haber de bilirdi yani kimin ayağına takılacağını. Hak edeni, onu seveni bilirdi haber.

***

24 senedir tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaşımı kaybettim.

Önceki sabaha karşı saat 4’te geldi ölüm haberi.

“Tayfun Talipoğlu öldü” !

Candaş’ı ile konuştum gün içinde; babasını almaya gittiği İzmir’den.

Sonra da diğer ‘kıymetli’si Filiz ile...

“Ben Tayfun’u beklemeye öyle alışığım ki; bundan sonra da devam edeceğim onu beklemeye” dedi Filiz.

Boğazımdaki düğüm, yumruğa dönüştü bu cümleyle.

***

Tayfun 55 yaşında göçtü gitti bu dünyadan.

Evet çok gençti ölmek için. Çok erken öldü, doğru.

Ama misal - 95’ine kadar nefes alıp veren, buna da ‘hayat’ diyenlerin çoğundan daha çok, daha dolu dolu ve aslında daha uzun yaşadı bence.

Eyvallah koca çocuk.

Eyvallah...