Gazetevatan.com » Yazarlar » Şeker tanecikleri

Şeker tanecikleri

23 Temmuz 2018 Pazartesi


Lüks kıyafet üreticisi, geçtiğimiz yıl yüksek fiyata satamadığı 37,8 milyon dolarlık ürünü yakarak imha etti. Karar, ürünlerin ucuz fiyata ‘yanlış insanlara’ satılmaması için alındı.

***

‘Yaz günü olmasına karşın ırmağın kenarında kimse yürümüyor, ırmağın kıyısında anlamsızca dolaşılacak bir yaz olmasına karşın.’

Tilki Daha O Zaman Avcıydı, HertaMüller

***

Dünyanın yaz ırmağının kıyısında kimse yok sahiden de. İçinde onca birikmiş şeye rağmen ne ırmak ne de dünya, insanları artık yanına çağırmıyor. Anlatılacaklar anlatıldı diye düşündüklerinden belki de. Denize kavuşacak bir ırmağı yok dünyanın. Irmaklar giderek küçülmeye ve kendi yataklarını daralta daralta bütün mevsimleri yutarak önce çaya, ardından cılız bir kaynağa, sonra da yok oluşa kayıyor. Belki de bunu biliyor dünya. Sessizliği, sahiplenmeyişi bu yüzden.

Daha da bilinesi şeyler var aslında. Dünyanın herhangi bir ırmağının başka bir köşesindeki ırmağına akıp giden insan fısıltılarında yaz ve gece sefası yerine, derin derin çekilen ahlar var. O derin ahların içerisinde dünya borsasını bir aşağı bir yukarı oynatan ekonomi ibresinde kayıt dışı ekonominin günde 12 saat ter döken gencecik insanları, kadınları ve erkekleri, önlerindeki parçayı tamamlamanın derdindeler. Parça başına aldıkları parayla, dünyanın herhangi bir pis kokulu ırmağının yanı başındaki fabrikalarda, bir kurbağadan bir prense ve prensese dönüştürdükleri parçaların tek sahibi onlar aslında. Bir paltoyla, bir ceketle, bir montla anlatılabilecek bir öykünün yegâne sahipleri. Ancak işin gerçeği olmasa da işin rengi bu değil.

Bunu herkes biliyor.

Irmağın o yakası, ırmağın bu yakası ve dünya da. Elmanın çoktan kurtlandığını. En arabesk tarzda söylenecek olursa, bu kurtlu elmanın kurtlu tarafı bile para yapıyor.

Belki de bu yüzden, örneğin ışıltılı caddelerin kozmetik ürünler satan ve tonlarca işçiyi işten çıkarmış cillop mağazalarında, bir şişe parfümün maaşına yetmediği tezgâhtarlar, ‘bir dünya markası’nın ürünlerini ucuzlatmamak için ‘yaktığı’ haberini okuduğunda, ırmağın öte yakasında kendininkine benzeyen hassasiyetlerle ter akıtanların tarafını değil, ürün yakanların tarafını tutuyor.

Elma kurtlu. Irmak ise dünyanın her tarafını dolaşan o renge bürünmüş. Kahverengi ve kokuyor.

Kimisi ise elmayı kurduyla birlikte yemeyi ayrı bir meziyet bellemiş durumda. Hatta ırmağın rengini değil, ırmağın üzerindeki kabarcıkları, pislik kabarcığı olarak değil otantik bir dalga olarak görüyor. Buna gerçekten mi inanıyor? Belki. Samimi mi? Belki. Kızılası mı? Belki.

Ancak tüm bunlar bile yaşamakta olduğumuz saçmalığı ferahlatmaya yetmiyor.

Bir öğle molasında çay kahve içenler, kurbağadan yarattıkları prens ceketlerine, kraliyet mantolarına, prenses montlara, sınıf atlamaya yarayacak gömleklere, dünyanın azılı kokusuna iyi gelmese de onu ehlileştirmeye söz verecek parfümlere tepsiye yayılmış şeker taneleri gibi bakıyor.

Hepimiz gibi.

Tüm bu olup bitenlere tepsilere, yerlere, yurtlara, kurumlara, ruhlarımıza saçılmış masum şeker taneleri gibi bakıyoruz. Yazlar kurak ve sıcak, kışlar kurak ve sıcak geçeceğe benziyor. Dünya eksiliyor. Deniz vazgeçiyor. Irmaklar kuruyor. Kurumayanlarının etrafında sınır telleri, savaş sesleri, kan ve ter.

Hepimiz tüm bu olup bitenlere şeker tanecikleri gibi bakarken...

Oysa kanseri en çok büyüten, yine bu şeker tanecikleri.