Gazetevatan.com » Yazarlar » Kül ve Yel

Kül ve Yel

21 Ağustos 2017 Pazartesi


Can Yayınevi, sağ olsun, beni tuhaf bir serüvene davet etti.
 
2003 yılında yazdığım Kül ve Yel’i yeniden basacaklardı. 
 
Alzheimer’lı bir karşıt kahramanı anlattığım bu kitabı olduğu gibi baskıya vermek içime sinmedi çünkü ABD’nin Irak’ı işgal ettiği bir dönemde kaleme almaya başladığım bu metin bugünün şartları altında zihnimde başka başka labirentleri işaret ediyordu. Bu süreçte huylu huyundan vazgeçmez konumundaki ABD’nin düzeleceği ve dünya barışına ‘sahiden’ katkı sağlayacağı umulamazdı elbette. Zaten derdim bu değildi! Dünya olarak, bu bağlamda Irak’ın ardından nelere tanık olmuştuk, hem de nelere...
 
Doğrusu kurguda bazı değişiklikler yapmak, metaforları açmak ve dili hafifletmek istiyordum. Teknik bir süreç olacaktı. Ancak işin rengi giderek değişti... Başka bir şeyler vardı. Kafamı kurcalayan asıl husus Türkiye idi! 2003 yılından bugünlere bakıldığında Fehime’nin (yoksa Feride mi demeliyim?), en büyük düşmanı unutmak, yangın ve elbette toprak ve bilumum şeylerin hırsızı Kamran karşısındaki dinamikler nasıl bir yön çizmişti kendine? Ne-ler değişmişti? Ve neler hiç ama hiç değişmemişti?
Kitabın karşısına tekrar oturduğumda Fehime’yi çok daha unutkan, zamanları çok daha birbirine karıştıran, çok daha gergin, geçmişi hatırladığını iddia ederken çok ama çok fazla abartan ve karşısındakini sürekli suçlayan bir konumda buldum! Terk etmek istemediği evine, bir anı yumağıyla değil, bir intikam tutkusuyla bağlanmıştı. Canından çok sevdiği torunu Ayla gözünde bir düşmana dönüşmüş, televizyona olan bağı (muhafazakâr liberal kanal Sadık TV) had safhada ‘ilerlemiş’, televizyonun aktardıklarını kendi gerçeğiyle son derece hastalıklı bir biçimde özdeşleştirmeye başlamış ve evet, maalesef gerçeğin ucunu tümden elden kaçırmıştı! 2003 yılında, her şeye rağmen romantik şair bir kadın olarak bıraktığım Fehime, 2017 yılında karşıma resmen iflah olmaz ‘delirmiş’ bir kadın olarak çıktı. Unutmak fiili aramızda hem bir köprü hem de derin bir uçurumdu. İkimiz de bu fiili çok iyi tanıyor ancak kendi aramızda bile bir uzlaşma noktası olarak kullanamıyorduk. ‘Sen kendi yazdıklarını bile unutan bir yazarsın, kalkmış şimdi bana akıl mı veriyorsun!’ gibisinden bir edası vardı Fehime’nin. Unutmayı kendine zırh ilan etmiş bir kadının sizi unutmakla itham etmesi anlatılabilecek bir duygu değildi. Ve haklıydı. Ben de bir biçimde kaçıyordum.
 
Doğrusu ne yapacağımı bilemedim! Kitapla ilgili sağa sola bir sürü not aldım. Ama bir süre sonra bundan vazgeçmek zorunda kaldım. Sadece Fehime değil, ben de değişmiştim. Bir müddet iki yabancı gibi takıldık. Hatta birbirimizden hiç haz etmediğimizi de saklayacak değilim. Baktım, böyle gitmeyecek... Aldığım notları bir gün paramparça ettim. Yapılabilecek en makul şey Fehime’yi dinlemekti. Ben de dinledim. Saplantılarını, nerede kırıldığını, aradığı güvenin nasıl lime lime edildiğini dinledim. İyi de oldu. O, kalbindeki, Türkiye’deki, dünyadaki delilikleri anlatırken, aslında delirmiş olanın o değil dünya olduğunu bir kez daha teslim ettim. Türkiye’nin ne halde olduğunu ise Sadık TV’ye yükleyerek, hem Fehime’yi hem de kendimi hafiflettim. Tahmin edebileceğiniz gibi bir sürü saçmalık... Post-truth yani! Bunun için herhangi bir televizyon kanalını hayal etmeniz yetecektir. Evlilik programlarını dahil etmekse mümkün olamadı. Nedeni basitti, kitapla vedalaşmam gerekiyordu artık.
Bazen, kendimize yaptığımız yolculuklar en kayda değer olanlarıdır. Bu yaz benim için karmaşık ve özel bir yazdı. Eski bir arkadaşımla yarenlik ettim. Bakalım sizler bu sonbaharda onu nasıl bulacaksınız...