Gazetevatan.com » Yazarlar » Tahta takozlar...

Tahta takozlar...

30 Ağustos 2014 Cumartesi


Yıllar geçer gider...                                        
 
Ve insan; geçip gittiğinin farkına vardığında bir köşeye çekilip derin düşüncelere dalmak ister...
 
Hatıralar, zamanın acımasız değirmeninde ufalanmıştır... Ve hatırlayabilmek için hayata dair bütün defterlerin sayfaları çevrilmeye başlanır...
 
Dönemeçler, kırılma noktaları ve rüzgarların estiği günlerin muhasebesi yapılır... Ayaklarına bir çelme gibi takılan tahta takozları düşünür...
 
Pervane gibi bir ömür boyu etrafında dönüp duran  kapıların neden açılmadığının sırrını çözmek ister...
 
O kapılar bir fırsat mıydı, yoksa imtihan mıydı?
 
Aldanan ve aldatanların ayıpları, ihanetleri, hayat defterinde karşısına yeniden çıkınca bir kez daha düşünür...
 
Ve uçup giden fırsatları...
 
Başarısızlıkları...
 
Aldandığı günleri...
 
Ya da aldattığı...
 
Farkında olduğu, ya da olamadığı dost yüzlü dostların iki yüzlülüklerini...
 
Yitip giden yılları, umutları ve suçları o tahta takozlara yükleyerek vicdanı rahatlatmak kolay bir yoldur...
 
Şeytanların fısıltılarıyla kendilerine hayat çizgisi çizenleri gördükçe yıllara hayıflanır...
 
***
 
Küçük bir ışık için düşülen yolda; hainlere, iki yüzlü adamlara, pozisyon kapmak ya da korumak peşinde kürek çekenler, ceketiyle yola düşen ve sonra yolu unutup yolsuzluklara bulaşınca itibar gören, kendilerini kırık bir pula satanlara inat, yürümek ve yolun sonunda belki de bir kurşuna denk düşmeyi göze almak gerek...
 
Firavun ve peşine düşenler elbette Musa’nın “Peygamber” olduğunu biliyordu...
 
Lakin, görünüşe aldanmışlardı... Çünkü, Hazreti Musa’nın elinde kuru bir odun parçası, Firavun’da saraylar, hazineler ve olağanüstü bir gücü vardı... Musa’ nın peşine düştüklerinde bunlardan yoksun ve aç kalacaklarına inanmışlardı...
 
O kuru odun parçasına Firavun’un yenik düşeceğini kimse hayal dahi edememişti...
 
Musa’nın peşine düşenlerle dalga geçmişlerdi! O kuru odun parçası Kızıl Deniz’i ikiye ayırdığında ve boğulacaklarını anladıklarında artık inanmak için çok geç bir vakitti...
 
O saatten sonra yapılan tövbeler ve pişmanlık anlamsızlaşmıştır...
 
Çünkü; iman gaybadır...
 
***                  
 
Ve o ışığa kavuşabilmek öyle kolay değilmiş... Çileymiş...
 
O ışıklı yolda adeta mülteci çocuklar gibi kentin arka sokaklarında taşlananların ekmeğine göçün haritası çizilmişti sanki...
 
Ve küçücük avuçlarıyla dilendiğinden habersizce dilenen küçük dilencilere bakmadan geçip gidenlerin yüreği betonlaşmış...
 
Sarı saçlı, mavi gözlü...
 
Yüzündeki çocuksu gülümseyiş...
 
Parklardaki ağaçların altında, sokakların yıkık kaldırımlarında,  köprü altlarında ve çadırlarda emzirilen bebekleri gördükçe, batmakta olan bir şehrin en güzel resimleri bu olsa gerek diyor insan...
 
Utanmak artık çok uzaklarda...
 
Küçük bebekler ve çocuklar bilmedikleri bir kentin ortasında küçük bir merhamete sığınmışlar..,
 
Ayakta kalabilme uğruna, zehir gibi bir yokluğu içine çekmenin, sokak aralarında taşlanıp, parklarda yatıp güne uyanabilmenin dramı kentin açık hava tiyatrolarında sergileniyor...
 
Durgun sulara türküler söylemek...
 
Uzaklarda kalan memlekete bir daha dönememek...
 
Ve bütün beklentileri sıfıra indirgemek...
 
Umutsuzluğun kör kuyularına bağırabilmek...
 
Bütün çocuklar göçlerden nefret eder...
 
Ve o nefret yürekte her geçen gün büyür, yanardağa döner usulca...
 
Büyüdükçe, büyür yürekteki yangın...
 
Ve göç edilen yerden tek hatırlayabildiği iki güzel yüzlü adam, onlarda kentin bir tepesinde saltanatın ve dünyanın peşinde koşanları seyrediyor...
 
Ve yığınla insan kopyası tahta takozları...