Gazetevatan.com » Yazarlar » Aaah ihtiyarlık

Aaah ihtiyarlık

20 Ağustos 2014 Çarşamba


“Akıl yaşta değil baştadır” diyor herkes ama insanın aklını başından alıp götüren bir yaş var...

Yaş haddi diyorlar...

Yaşamın sınır boyudur orası...

Mayınlı bir tarlaya ayak basmak gibi...

Hatıralar unutulup gidiyor...

Kimileri yaşlanınca hayatın ipine daha çok sarılıyor... Kimileri ellerini gevşetiyor... 

Ya da istese de eski zamanlarda olduğu gibi tutunamıyor...

***

O yaş haddine gelen her insan için kaçınılmaz bir gerçek... Çünkü, insanın direnemediği bir yaş engeli var...

Yenik düştüğü...

Başedemediği...

Hatırlamayamadığı...

Takatinin yetmediği...

Dermanının tükendiği...

Bağıramadığı...

İçine atamadığı...

Taştığı...

Ve sözünün yerde kaldığı...

Yorgun düştüğü...

Ve yürekte birikmiş yüzbinlerce geçen saatlerin yarasının acısı, ihaneti, mutluluğu ağır bir yük gibi dururken “şimdi saat yokluğunun belası” denilen günler başlamıştır artık... O başı dumanlı ve karlı dağlara benzeyen ihtiyarlarımıza, yani büyüklerimize öyle bakalım...

Çünkü biz daha o dağın eteklerindeyiz... Gördüklerimiz daha çok eksik..

Ve daha çok uzun bir yol var...

***

Ve o yaş sınırının mayın tarlasında yaşlanan insan en büyük kötülüğü, kahrı kendine uzak düşenlerden değil, yakınındakilerden görüyor...

Ve kahroluyor...

Tıpkı, şu hikayedeki gerçekle yüzleşmek gibi...

85 yaşındaki bir baba, 45 yaşındaki oğluyla sohbet ederken camın kenarına bir karga konar. Baba, oğluna bu ne? diye sorar. Oğlu, karga der. Baba tekrar sorar bu ne? Oğlu cevap verir karga der. Baba üçüncü kez sorar bu ne diye? Oğlu kızarak der ki; “Baba sen beni deli mi edeceksin? Görmüyor musun, karga!”

Baba gülümser ve yerinden kalkar, geri döndüğünde elindeki eski bir defteri oğluna uzatır.

Oğlundan gösterdiği yeri yüksek sesle okumasını ister... Oğlu okumaya başlar;

- Oğlum üç yaşında her şeyi soruyor ve öğreniyor. Dün camın kenarına konan kargayı tam elli defa bana sordu. Ben kızmadan, sabır ve sevgiyle onun bir karga olduğunu kendisine söyledim...

***

Krallar yaşlanınca başta saraydaki uşaklarına söz geçiremezmiş...

Yaşlılar, ölümün sınır boylarında gezindiği için gençler bu gerçeğin getirdiği rahatlık ve sorumsuzlukla bildiğini okumaya devam eder... “Yaşlılık bütün hastalıkların limanıdır” sözündeki gerçekle karşı karşıya kalındığında artık açık denizlere çıkamayan bir gemi gibisinizdir...

Hükmünüz yoktur...

Yolcunuz, yoldaşınız yoktur...

Sessizce öteki tarafa gitmeniz beklenir...

Ama herkesin gözünden kaçırdığı ve içine düştüğü gaflet şurasıdır;

- Eden bulur!

Bir dostum diyordu ki;

- Yaşamak bir ağaçtır, daima dik duramazsın!

Ve doğruydu... 

Hep yeşil kalamazsın... Bazen kurursun, kırılırsın, kesilirsin, budanırsın, yakılırsın, yeşerirsin...

Ve bazen de iki metrelik çukura bir beyaz kefenle uzanırsın... Üzerine örtülen toprak, yaşadığın yaş kadardır...

Aaah ihtiyarlık...

Belki de hayattaki en değerli varlıklarımızdır, hazinemizdir!

Ve belki de durup geçmişi düşünmek vaktidir...

***

“soytarılık etmeden güldürebilmek seni

ekmek çalmadan doyurabilmek

ve haksızlık etmeden doğan güneşe

bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi

mülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun.

şimdi iyi niyetlerimi

bir bir yargılayıp asıyorum.

bu son olsun be... bu son olsun!”

Yusuf Hayaloğlu’nun kelimelere döktüğü hayatı yaşayabilmek ve  o son gün gelip çattığında başı dik alnı açık gidebilmek için her yaş dönemecinde durup düşünmek lazım...