Gazetevatan.com » Yazarlar » Arabistan’dan Türkiye’ye uzanacak kırılmalar...

Arabistan’dan Türkiye’ye uzanacak kırılmalar...

08 Kasım 2017 Çarşamba


Dünkü yazımızda S.Arabistan’daki gelişmelerin güç ve iktidar yönünü irdelemiştik. Bu kapsamda belki de en önemli hedef Milli Muhafızların başındaki Prens Mitab bin Abdullah ve yolsuzluk perdesine konuşlandırılan El Velid bin Talal’ın alıkonulmasıydı. Her iki prens Kral Salman’ın yeğenleri ve veliahtın tahta namzet kuzenleriydi. Üstelik Sadakat Konseyinde ciddi ağırlıkları vardı.

S.ARABİSTAN MONARŞİSİNE NASIL FORMAT ATILIYOR?

Şimdi daha geniş operasyonların gelmesi muhtemeldir. Zira yolsuzluk/rüşvet üzerinden Arap siyasal-bürokratik mekanizmasına ışık tutulursa hiç beklenmedik kişilerin karanlıkta olduğu ortaya çıkabilir. Bunun iki önemli sebebi var. (1)Ülkedeki petrol gelirlerinin önemli kısmı binlerle sayılabilecek prensler kampı tarafından kullanılıyor. Bunu sağlamak üzere farklı çıkar ağları kuruluyor. (2) Yabancılar ülkede iş yapabilmek için kralın ailesinden ya da yakın çevresinden birilerini resmi/gayriresmi ortak alarak kalıcı olmaya çalışıyor. Yüzdeler havada uçuşuyor. Eğer bu sistemin içi oyulursa Körfezde ciddi kırılmalar olur.

Doğrusu bu ölçüde ve böyle bir motivasyonla hareket edilmediği kanaatindeyim. Sadece önceden belirlenen ya da süreç içinde karşı koyan bazı isimler bundan etkilenecektir.

Gelelim meselenin bölgesel ve Türkiye odaklı etkilerine...

ABD Başkanı Trump ülke içinde yaşadığı sorunları da ötelemek için “yeniden büyük Amerika” sloganını realize etmeye çalışıyor. Dünyanın en büyük petrol şirketi Suudi ARAMCO’nun hisselerinin NewYork borsasında arz edilmesi talebi yaklaşık 2 trilyon dolarlık bir sermayenin ABD’nin kontrol sahasına konuşlandırılması demek. Böylelikle ülkedeki yatırımlar ve Ortadoğu’daki maliyetler açısından bir çıkış noktası yakalanmış olacak. ABD’deki bazı yorumcular Trump’ın ARAMCO hisselerinin kendi ülkesinde halka arzıyla ilgili çağrısının Arabistan’da ki depremin öncü sarsıntısı olduğuna dikkat çekiyorlar. Ayrıca bu sadece ABD ekonomisinin değil Suudi ulusal sermayesinin de yeniden şekillenmesini sağlayacak önemli bir aşama. Ve Rakka’nın Arap sermayesi ya da bizzat onlarca inşası, Suriye’de yeni bir oyun kurulacağını gösteriyor. Bölgedeki Ulus-Devlet-Sermaye sistematiğinde böyle bir değişme meydana geldiğinde sınırların, etnik dağılımların çizilmesi çok daha kolay olacaktır.

Bir diğer mesele İran üzerinden kurulacak yeni denge noktası. Daha doğrusu önce mevcut dengelerin bozulması ve ardından ABD-İsrail-Körfez lehine bölgesel terazinin konumlanması. İran bir süredir Irak ve Suriye’deki milis güçleri aracılığıyla ciddi bir saha avantajına ulaşmış, Lübnan’daki vekili Hizbullah ise Suriye-İsrail sınırında yapılanma inşa edecek bir motivasyon sağlamıştı. Lübnan Başbakanı Hariri’nin istifası ile başlayan kaos yine Lübnan özelinde yeni bir vekalet savaşına dönüşebilir. Bu gelişme Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Öncelikle İran’ın saha gücünün Irak ve Suriye’den yeni çatışma alanına kayması demek ki bu durumun rejim üzerinden PKK-YPG etkinliğini artırmaya aday olduğu görülmeli. Diğer bir tehlike Türkiye’nin İran ile yapısal bir işbirliği içinde olduğu algısının ABD-Körfez-İsrail bloğu tarafından farklı bir kuşatma gerekçesine dönüşebilmesi ihtimali... Çünkü Türkiye ve İran aslında doğrudan bir işbirliği içinde değiller sadece Irak ve Suriye ölçeğindeki ortak bazı hassasiyetler benzer tavırlara sebep oluyor. Açıkçası Rusya’nın da PYD-YPG’nin siyasi hamiliğine soyunuyor olması muhtemel çatışma alanından etkili bir avantaj yakalayabilme hedefinin işareti kabul edilebilir.

İşte tüm bu tespitler çerçevesinde Türkiye’nin bekle-izle-gör stratejisini proaktif bir zemine taşıması hayati bir önem taşıyor.