comScore

Kraliçeye imam bayıldı yediren adam

Zeynep Kakınç zeynepkakınc@gmail.com / Fotoğraflar: Barış Acarlı |  25 Aralık 2016 Pazar - 2:30

Londra’daki Sofra restoranın sahibi Hüseyin Özer geçen hafta İstanbul’daydı. Buluştuk ve konuştuk... Sonra mutafağa girdik, yemek de pişirdik.


İnsanları başarılı kılan şey nedir? Çoğumuzdan daha mı zeki, daha mı çalışkan? Riskleri göğüsleyecek kadar üstün bir cesarete mi sahipler? Eğitimleri mi onları yukarı taşıyan? Hüseyin Özer, kafamı allak bullak eden bir örnek. Uzun yıllardır gastronomi sektöründe bir efsane gibi ismi dolaşıyor. Londra’daki Sofra Restoran’ı bilmeyen yok. Ayrıca Özer, restoranlar zinciriyle şehre damgasını vurmuş. Çoğunluk müşterisi İngiliz ve Türkiye’den giden Türkler. Hüseyin Özer’le ilk tanışmam Hatay’da yapılan Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri’nde oldu. Sonra da Konya’da Ateşbaz-ı Velî Yemek Yarışması’nda karşılaştık. Hayranları onu soru yağmuruna tutuyordu. O anlattıkça her biri böyle bir başarının hayalini kuruyordu belki... Özer’in aileden mirası yok. Eğitim de öyle. Çevresi ise yaşamının başlangıcında bir hiç. Ve o, İngiltere’de çok başarılı lokantalar zinciri sahibi. Cesaret, zekâ, çalışkanlık. Hepsi onda mevcut. Hüseyin Özer’in öyküsü okullarda ders kitaplarına girmeli. Gazetemizin Yazı İşleri Müdürü Güney Öztürk’ün, “Hüseyin Özer’in başarı öyküsünü yazalım” dediğini duyduğum an “Ben” dedim. Ben yazmak isterim. Pek çok kez yazılmış olsa da, çok özel bir yaşam dersi vardı onun hikâyesinde.

İki kelime İngilizce ile İngiltere yaşamı

Londra’daki ilk gün ev arkadaşlarından biri yarım tavuk ve iç pilava benzeyen bir Çin pilavı alır. Bir parça ona da verir. O bir parça öyle lezzetlidir ki! bir daha ne öyle pilav, ne de pirinç bulabildim diye anlatır bu hikâyesini. Londra’da önce kebapçıda bulaşıkçı olarak çalışır. Ardından yine Londra’nın merkezinde bir lokantada iş bulur. İngilizcesini ilerletmek için de kursa yazılır. Uzun yıllar hem salonda hem mutfakta çalışır. Yıllar sonra çalıştığı dükkân kapanırken o dükkânı satın alır ve lüks bir restorana dönüştürür. Sağlıklı yemekler yapmak için diyet hocaları tutar.  Dükkânının kapısında uzun müşteri kuyrukları oluşur. Müşterilerini çok önemser. Devlet adamları güvenli yemek yesin diye dükkânının camlarını kurşun geçirmez yapar. Kraliyet ailesi misafirleri arasındadır.

Ağabeyi zehirlemek istedi, kurtuldu

“Hikâyem bence acıklı değil, tatlı, çünkü şerefli yaşadım” diyerek başladı anlatmaya.

Hüseyin Özer’in hikâyesi, Tokat’ın Reşadiye ilçesinde başlar. Anne ve babası o küçük bir çocukken ayrılır. Babası yeniden evlenir. Önce annesi, babası ve yeni evlendiği karısı birlikte yaşarlar. Sonra annesi Hüseyin’i alır ve evden ayrılır. Hüseyin’in gerçek adı Üsük’tür. Bal çocuk anlamında bal Üsük. Nüfusa yanlış yazılır ve Hüseyin olur. Babası, “Benim çocuğum değil” diye evlatlıktan reddettiğinde yedi yaşındadır. Dedesinin yanında kalır. Ama başına gelmeyen kalmaz. Abisi tarafından zehirlenmeye çalışılır, itilip kakılır. Keçi çobanlığı yapar. Yazı yazmayı duvara kara değnekle yazarak öğrenir. Sonra annesi oğlunu reddeden babasını vursun diye Ankara’ya gönderir. Para kazanıp babasını vuracaktır.

Karısı onu bırakınca Londra’ya gitti

Ankara’da hayata tutunmayı öğrendikten sonra İstanbul’a gitmek için yola çıkar ve mücadeleli yılları başlar. Bir süre sonra bu büyük şehirde bir lokantada iş bulur. Kısa sürede de çalışkanlığıyla kendini sevdirir. Hem çalışır hem İngilizce ders alır. 

Ve askerlik çağına gelir. Vatanî görevini tamamlayıp dönünce de, ustası onu yeğeniyle evlendirir. Evliliği iki yıl sürer sonra karısı onu  bırakır, çocuğunu da alıp Bursa’ya gider. Bu, Hüseyin için dönüm noktasıdır. Londra’ya gitmeye karar verir. Neden Londra? Çünkü orada tanıdığı biri vardır. Müşterisinin oğludur bu tanıdık. Onunla mektuplaşır. Cesaretini toplar. Evde kalan eşyalarını satıp öğrencileri götüren bir otobüsle Londra’ya yola çıkar. Cebinde üç tane 20’lik pound vardır. Yolculuk boyunca para harcamamak için aç kalır. Arkadaşlarıyla aynı evi paylaşır.

“Babamı vurmak için kullanacağım silahı alabilecek parayı kazanmak üzere, annem bilet alarak beni Ankara’ya gönderdi.”

Önünde kuyruğun eksik olmadığı Sofra

Sofra restoranlar zincirinden sonra Özer Restoran ile Londra’da isim yapar. Hüseyin Özer ama  geçmişini unutmaz. Bir peri masalı gibi olan hikâyesi onun için çok önemli. Bunu hep anlatır: “Okusam, hapse düşerdim. Belki de asarlardı. Daha fazla sıkıntı çıkartırdım kesin.  Okumayı çok istiyordum olmadı. Şimdi konuşmaya çağırıyorlar. Boğaziçi Üniversitesi’ne, Yeditepe’ye, Bilkent’e...“ Hüseyin Özer, Londra’da ve Reşadiye’de eğitim vakfı da kurar. Çocukların okuması, eğitim görmesi, onun yaşadığı güçlükleri çekmemeleri çok önemlidir. Ancak işin ilginç yanı, destek olduğu çocuklarla katiyen bir araya gelmek istemez. “Bana hürmet etmelerini istemiyorum, o yüzden onları hiç görmüyorum. Eğilmesinler karşımda, sadaka vermiyorum. Taksim Meydanı’nda bana “Önüne bak pis moruk” diyebilsinler. Saygı, duyulması gerekene duyulur, ben saygı değil sevilmek istiyorum.”

 

Michelin yıldızı teğet geçti

Hüseyin Özer’in Michelin yıldızı almakla ilgili ilginç bir hikâyesi var. Özer’in restoranına gelen Michelin müfettişleri her şeyi çok beğeniyorlar ve yıldız vermeye karar veriyorlar. Ancak restoran müdürünün müşteriler arasında takım formasıyla dolaştığını görünce vazgeçiyorlar. 

Kızıyla birlikte yeni projeler oluşturuyor

Hüseyin Özer’in emekli olmaya niyeti yok. İlk eşinden kızını da yanına almış ve kendini daha güçlü hissediyor. Kızının çok güzel yemek yaptığını söylüyor. “Onu yetiştirdim. Annesiyle ayrıldık diye beni görmek istemiyordu. Benim babama kızdığım gibi onun da beyni yıkanmıştı. Geçen yıllarda Karaköy’de açtığım lokanta kızımı geri verdi.”

ETİKETLER

Yorum Yazın
Gönder
Yorumlar
    Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yapan siz olun!...