Kızıldeniz havzasında tırmanan rekabet ve çatışan çıkarlar

AA |  12 Kasım 2018 Pazartesi - 13:51 | Son Güncelleme : 12 11 2018 - 13:51

Akdeniz coğrafyasında yeni doğal kaynakların bulunması ve kıtalararası taşımacılığın her geçen gün artması ile birlikte dünya gündeminin bu yıl epey üzerine düştüğü Kızıldeniz havzası önümüzdeki yıllarda da dünya gündemdeki yerini koruyacak gibi görünüyor.


Zira Doğu Akdenizin hareketli olduğu günümüzde kuzey-güney geçiş rotasının merkezi konumundaki Kızıldeniz’de de üstü kapalı bir satranç oyunu devam etmekte. Kızıldeniz havzası son yıllarda dünyanın odak bölgelerinden birisi olması hasebiyle ekonomik öneminin yanı sıra jeopolitik özellikleri ve uluslararası siyasal rekabetin sahnelendiği çatışma alanlarından birisi haline geldi. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasından itibaren dünya ticaretinin vazgeçilmez rotası olan bu bölge, Avrupa ve Akdeniz’i Afrika ve Uzak Asya’ya bağlaması sayesinde küresel bir ilgiye her dönemde mahzar oldu. Kolonyal dönemden tek kutuplu dünya düzenine kadar geçen sürede başat güçlerin müşterek çıkarları çerçevesinde şekillenen Kızıldeniz havzası ekonomi-politiği, günümüzde yeni küresel yönetişimin ayak seslerini duyurması ile birlikte bölgesel ve bölge dışı aktörlerin kendini gösterdiği bir güç podyumuna dönüşmüş durumda. Bilhassa Akdeniz coğrafyasında etkin varlık gösteren ülkeler ve bu ülkelerle işbirliği içerisinde olan küresel güçler için hassas bir öneme sahip Kızıldeniz, aynı zamanda Afrika, Arap yarımadası ve Doğu Akdeniz’deki bölgesel çatışmalarda ciddi bir kontrol noktası mahiyetinde.
Dünya ticaretindeki liberal sınırsızlığın yavaş yavaş kaybolması ile son dönem korumacı politikaların lojistik zincirine olan olumsuz etkisinin, Kızıldeniz gibi önemli geçiş rotalarında bulunan bölgeler için her zamankinden daha hassas bir dönemin başladığına işaret ediyor. Buna ek olarak yine Kızıldeniz’deki çatışma bölgelerinin tedarik güvenliğini olumsuz yönde etkilemesi, modern dünyanın son on yıl içerisinde karşılaştığı korsanlık faaliyetleri ve irili ufaklı askeri yerleşimlerin bölgeye konuşlanması ise gerginliği tırmandıran diğer unsurların başında geliyor.

Türkiye'nin üç ayaklı diplomasisi

Kızıldeniz havzasında Afrika istikametinde kalan ülkeler, kolonyal dönemin başlarına bela ettiği ekonomik geri kalmışlık ile başa çıkmanın yollarını, önemini günden güne artıran coğrafyanın avantajları sayesinde aramaktalar. Büyük ülkelerin yatırımlarını bölgeye çekmeye çalışan ülkeler kendi sınır sorunlarını ve yaşadıkları politik sıkıntıları da kendilerinden daha fazla ekonomik ya da politik kapasiteye sahip ülkeler sayesinde atlatmaya çalışıyorlar. Afrika’nın doğu yakasındaki Eritre, Somali, Sudan ve Cibuti gibi ülkelerin, hem ekonomik gelir sağlama amaçlı hem de bölgedeki istikrarsızlıkları çok taraflı bir çözümle nihayete erdirme amaçlı müsade ettikleri pek çok askeri üs, bir yandan da Kızıldeniz havzasındaki rekabeti tırmandırıyor. Öteden beri bölgeye yönelik siyasi ve askeri hedefleri olan ABD, Fransa, İspanya ve İtalya gibi güçlerin yanı sıra Japonya, Türkiye, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve İran da son dönemlerde çeşitli ölçeklerde askeri üsler tesis ettiler. Askeri üslerin varlığı, üslerin ait olduğu ülkeleri Kızıldeniz denklemine daha da entegre ederken bölgede yaşanan sorunlarda arabulucu ve kriz çözücü bir rol üstlenmelerine de imkan veriyor.

Katar’ın Sudan, Eritre ve Cibuti arasında arabuculuk rolü, bu ülkenin körfezde kendine has politikalarını Afrika’ya taşıyor. Türkiye’nin Somali’de yoksullukla mücadeleye destek kapsamında yürüttüğü yoğun yardım/kalkınma faaliyetleri ve Somali ordusunun yeniden yapılandırılmasındaki büyük rolü ise Akdeniz-Kızıldeniz havzasında iddia sahibi yeni bir gücün doğuşunu simgeliyor. Ayrıca Sudan ile olan güçlü bağlar sayesinde Sevakin adasının yeniden jeostratejik ve kültürel bir merkez olması, Türkiye’nin halihazırda Kızıldeniz havzasında yürütmeye çalıştığı üç ayaklı diplomasinin (kültürel, ekonomik, askeri) en bariz örnekleri. Eritre-Sudan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde de Katar ile ortak tavır izleyen Türkiye, bölgesel aktörler ile işbirliğinde çoklu dayanışma gruplarının tesisi yöntemini benimsiyor.

Bölgede bir diğer etkin unsur olan Suudi Arabistan’ın yöntemsel olarak Türkiye’den farklı aktörleri ve ittifakları devreye soktuğunu söylemek yanlış olmayacak. Birleşik Arap Emirlikleri’ni bölgesel müttefik olarak destekleyen Suudi yönetimi, Yemen’e bağlı Mion adası ve Eritre’de BAE’ye ait askeri üslerin kurulmasına da destek veriyor. Yemen’deki Suudi Arabistan-BAE ittifakının yararlanması için tesis edilen üslerin yanı sıra Suudi Arabistan’ın Eritre’deki etkinliğinin artması, Etiyopya ile yaşanan krizde Suudi desteğinin alınması anlamına geliyor. BAE’nin ise bölgede askeri varlığının ötesinde, nüfuz arayışında olduğu görülüyor. Abu Dabi yönetimine bağlı şirketler, Somali’de olduğu gibi, Somali’den tek taraflı bağımsızlığını elde etmiş olan Somaliland’daki önemli limanların işletme haklarına sahip. Ayrıca bölgede uluslararası krizlerle boğuşan bir diğer ülke olan Sudan da Suudi Arabistan-BAE desteği sayesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin koyduğu yaptırımları hafifletebilmenin yollarını arıyor.

Kızıldeniz'de Çin faktörü

Her ne kadar bu roller kısa vadede yapıcı bir kazan-kazan prensibi ortaya koysa uzun vadede bu durum, bölge devletlerin vekalet unsurlarına dönüştüğü bir kriz ortamını da doğurma riski taşıyor. Mısır'ın Sudan üzerindeki Türkiye etkisini bir güvenlik sorunu olarak algılaması, bu yönde bazı adımların atılmasına yol açtı. Hem Akdeniz hem de Kızıldeniz'den çevrelendiğini öne süren Mısır yönetimi, Eritre’de askeri birlikler konumlandırma kararı aldı. Mısır-Suudi Arabistan iş birliği ile önümüzdeki dönemlerde Kızıldeniz’de bir mega köprü kurulması planlanıyor. Bunun yanı sıra Suudi Arabistan’ın bölgedeki 50 kadar mikro adayı ve kendi sahil şeridini hızla geliştirmesi de bölgenin Arapların kesin hakimiyeti doğrultusunda şekillenmesini öngördüğü şeklinde yorumlanabilir. İsrail’in de yer alacağı konuşulan bu projenin Mısır-Suudi Arabistan ve İsrail ilişkilerini daha ileri aşamalara taşıyacağı bekleniyor.

Kızıldeniz rekabetine askeri ve iktisadi yatırım bazlı olarak yeni giren bir küresel aktörden bahsetmemiz de bölgenin ne kadar sıkışık nizam içerisinde olduğunu ve birbirlerinden bağımsız mili çıkarların korunmaya çalışıldığı bir alan haline geldiğini gözler önüne seriyor. Akdeniz’de Yunanistan-Türkiye-İsrail hattında politik farklılaşmaya rağmen ortak kabul gören yatırımlara sahip, Suudi Arabistan-İran rekabetinin en karlı tarafı olan ve Afrika ülkelerine 2010’lardan sonra görülmemiş kaynak aktaran Çin, Kızıldeniz havzasında da yeni politikaların belirlenmesinde önemli aktörlerden birisi olacağa benziyor. Çin’in, Batı Asya politikalarında müdahaleci olmayan ve ortak paydaşlığın yarar getireceği projelere desteği, çatışma tarafı bile olsalar pek çok ülkeden kabul görüyor. Kızıldeniz ve Akdeniz'i birbirine bağlayacak Red-Med demiryolu projesinin yanı sıra, Hayfa limanının işletmesini de devralan Çin’in Akdeniz'den kuzey-güney hattında yeni bir demiryolu projesine başlaması da gündemde. Yunanistan’ın Pire limanı, Hayfa limanı ve Eliyat üzerinden Kızıldeniz çıkışı olan bir lojistik rotası, Kuşak ve Yol Projesi’nin deniz ayağı için de büyük önem arz ediyor. Ayrıca bölgedeki tansiyonu düşürmeye hizmet etmesi beklenen “Red-Dead” projesi ise Çin’in Kızıldeniz’deki bir diğer önemli kozu olacak. 1.1 milyar dolarlık altyapı maliyeti içeren bu proje, Kızıldeniz’den Ölüdeniz’e su aktarımı gerçekleştirilmesini sağlayarak, aynı zamanda İsrail, Filistin ve Ürdün’ün müşterek içme suyu kaynaklarına da katkı sağlayacak. Akdeniz’deki enerji kaynaklarını ithal etmek isteyen ve İpek Yolu vasıtası ile bu coğrafyalara daha fazla ihracat kalemi satmak isteyen Çin, Kızıldeniz havzasında askeri yönden de etkin bir pozisyona geçmiş durumda. 10 bin askeri personelin görev yaptığı yurt dışı deniz üssünü Cibuti’de kuran Çin devleti, aynı zamanda bölgede BM çerçevesinde gerçekleştirilen tüm barış operasyonlarına da aktif destek veriyor. Bölgedeki limanların özelleştirilmesi süreçlerini yakından takip eden Çin, Cibuti, Somali ve Eritre’de liman işletmelerine sahipken aynı zamanda Afrika’nın iç kesimlerini sahile bağlayacak hızlı tren projelerine de finansman sağlıyor. Etiyopya-Cibuti demiryolunun genişletilmesi, Sudan, Güney Sudan ve Somali’ye bağlanması da ilerleyen yıllarda gerçekleşmesi öngörülen projeler arasında.

Siyasi hedefler

Altyapı ve üstyapı projelerinin bir yandan da politik amaçlar taşıdığı, askeri üslerin de bunları desteklediği bir bölge durumuna dönüşen Kızıldeniz havzası, önümüzdeki on yılda hızlı bir dönüşüme gebe. Mısır-Suudi Arabistan-BAE hattının ekonomik ve askeri projeleri, aynı zamanda müttefikleri olan ABD eksenindeki kurulu düzenin mali yükünü azaltırken, bölgesel güç olarak hareket alanlarını genişletmelerine de vesile oluyor. Öte yandan AB, Türkiye, Katar gibi bölgedeki ekonomik gelişmelerin ön planda tutulması gerektiğini savunan aktörler ise Kızıldeniz'in tek taraflı bir hakimiyet alanına dönüşmesine müsade etmemek için uğraşacaklar. Bu denklemde ise oyun değiştirici aktör olarak Çin’in yer alması muhtemel. Çoklu kutuplaşmalara ve ikili bloklaşmalara karşı açıkça bir taraf olarak yaklaşmayan Çin, eğer bir politik tavır sergiler ise bölgedeki hakim atmosferi de kökten değiştirebilecek kapasitede. Bölgede aktif olan önemli aktörlerden birisi olan Türkiye ise ekonomik anlamda Suudi Arabistan ve Çin ölçekli yatırımlar yapamasa da kültür ve kamu diplomasisini bölgede en etkin kullanan ülkelerden biri. Savunma teknolojileri ihracatında ciddi bir ivme kazanan Türkiye’nin Kızıldeniz havzasında da askeri teknoloji ticareti sayesinde ciddi bir etkiye sahip olacağı aşikardır. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki itilaflı bölgelerde Türk donanmasının aktif pozisyonu ise Kızıldeniz havzasındaki belirleyici gücünün en büyük göstergesi. Suudi Arabistan-BAE ittifakının öncelikli gündemi Yemen ve Mısır iş birliği ile Yukarı Kızıldeniz’de Arap hakimiyeti tesisi olduğu muhakkaktır. Lakin İsrail ile ilişkilerdeki olumlu havanın bu amaçları nasıl etkileyeceği ise büyük bir soru işareti.

Sonuç olarak pek çok dengenin birbiri ile kesiştiği bir coğrafya haline gelen Kızıldeniz, aktif diplomasinin ve egemenlik oyunlarının gözde merkezi haline gelmiş durumda. Türkiye’deki siyasi ve akademik camianın da bölge sorunlarına her zamankinden daha duyarlı olması gerektiği açık.