İran zor durumda!

AA |  09 Temmuz 2018 Pazartesi - 13:59 | Son Güncelleme : 09 07 2018 - 13:59

İran İslam Cumhuriyeti'nin tarihinde gördüğü en geniş protestolardan yedi ay sonra İranlılar bir kez daha sokaklarda. İranlılar genel olarak ekonomideki kötü performansı, özel olaraksa ulusal para birimi riyalin geçirdiği devalüasyonu protesto ediyor. Dünyadaki en hiperenflasyonlu para birimlerinden biri haline gelen riyal, son birkaç ayda değerinin yüzde 50'sinden fazlasını kaybetti. Birkaç hafta önce İran merkez bankası dolar karşısında riyalin kurunu sabitledi; ancak karaborsada dolar ve diğer bazı para birimleri resmi rakamların iki kat üzerinde alınıp satılıyor.


Mevcut protesto dalgası, ülkenin kötü yönetimine karşı duyulan genel  öfkenin bir parçası olarak görülebilecek olmasına rağmen, birçok açıdan çok mühim  bir duruma işaret ediyor. Kapsam açısından kısıtlı olmasına rağmen, taşıdığı  ağırlık itibarıyla müesses nizam açısından oldukça zorlu görülüyor. Bu sefer  arkasındaki itici güç piyasalar, yahut halk dilinde “pazar” olarak bilinen şey.
 
Pazar, modern İran tarihinde önemli bir oyuncu olageldi. 1979 devrimi  sırasında greve giderek, Pehlevi rejimini dizleri üstüne çökerten de pazardı.  Pazar, geleneksel olarak İranlı din adamlarının da iktidar odağı oldu. Sünni  geleneğin aksine, Şiilikte din adamı sınıfıyla varlıklı tabaka arasında her zaman  güçlü bir bağ olageldi.
 
Genel olarak tüm Müslümanların, senelik gelirlerinin ve mülklerinin  değerinin en az kırkta birini Müslüman topluluğunun hizmeti için zekat olarak  vermeleri gerekir. Fakat Şii inanç sistemine tabi olanlar zekata ek olarak yıllık  gelirlerinin ve/veya mülklerinin değerinin yüzde 20'sini “benzemeye çalıştıkları  zevata” (merce-i taklîd) ödemelidirler. Bir Şii, bu yüzde 20'yi doğrudan  kendisini taklit ettiği kişiye vermelidir; kendi başına fakirlere dağıtmasına  veya başka bir maksatla harcamasına izin yoktur. Bu miktara “beşte bir” anlamında  “humus” denir. Bu da İran'daki Şii din adamları sınıfının, dini müeyyideler  gereği, genel olarak bütün İran piyasa gelirlerinin yüzde 20'sini kontrol ettiği  anlamına gelmektedir.
 
Pazar, geçmişte birkaç ailenin kontrolündeydi. 1979 devriminden sonra  bu aileler siyasete girdiler; çok sayıda imtiyaz elde ederek daha da  zenginleştiler. Ayrıca humuslarını ödedikleri farklı Ayetullahlarla münasebetler  geliştirdiler. Bu ödenen humusların karşılığında, Ayetullahlar onlar için birer  koruyucu vazifesi görmekteler.
 
İran ekonomisi büyüdükçe, orta ölçekli teşekküller ve girişimcilerden  oluşan yeni bir liberal piyasa gücü ortaya çıktı. Yeni liberal piyasa gücü ve  geleneksel pazarlar, bir arada var olacakları için istikrarı destekliyorlardı. Bu  arada, İran'ın ekonomi ufuklarında üçüncü bir ağırlık merkezi ortaya çıktı:  Devrim Muhafızları. Bir elinde petro-dolarlar, diğer elinde silah tutan Devrim  Muhafızları, İran iş dünyasında adım adım bir azmana dönüştü. Bu genel vaziyet  ise İran'a karşı en sert uluslararası yaptırımların uygulandığı zamana denk  geldi.
 
İran siyasetini bekleyen senaryolar
 
Eski cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın görev süresi boyunca ülkenin  varlığı, uluslararası yaptırımlar nedeniyle azalmaya başlamış, harcamaları ise  uluslararası maceraperestliği nedeniyle artmıştı. Bu durum, Devrim  Muhafızları’nın İran pazarına daha fazla nüfuz etmesine yol açtı. Neticede İran  pazarı Devrim Muhafızları’nın elinde boğulurken, İran ekonomisi de uluslararası  ekonomik yaptırımlar yüzünden boğuldu.
 
2013 yılında Hassan Ruhani cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı.  Ekonomik planı iki temele dayanıyordu: Birincisi Devrim Muhafızları’nın  ekonomideki rolünü dengeleyerek piyasalara bir nefes alanı sağlamak; ikincisi de  ülkenin nükleer meselesiyle ilgili olarak uluslararası toplumla bir anlaşmaya  vararak, İran ekonomisine nefes aldırmak. Başlangıçtaki başarılara rağmen,  Ruhani'nin ekonomik planının her iki ayağı da neticede çöktü. Kardeşinin Temmuz  2017'de tutuklanmasıyla birlikte Ruhani Devrim Muhafızları’yla anlaşmak zorunda  kaldı. ABD'nin nükleer anlaşmadan Mayıs 2018'de çekilmesiyle de İran’a yönelik  ekonomik yaptırımlar yeniden uygulamaya konuldu.
 
Ruhani'nin şu anda yüz yüze olduğu durum için hiçbir hazırlığı yoktu.  Bu yüzden üzerinde gittikçe artan bir baskı var. Bu baskı bazı analistlere,  Ruhani'nin görevini tamamlayamayacağı tahminlerini yaptırıyor. Bu tezle devam  edecek olursak, Cumhurbaşkanı Ruhani için dört senaryoyu masayı yatırmak gerekir:  Birincisi istifa ki 27 Haziran'da yaptığı açıklamada buna hazır olmadığını açıkça  belirtti. Ayrıca İran siyasi kültüründe böyle bir gelenek de yok. Sonuçta istifa  zımni bir şekilde sorumluluğu kabul etmek demektir. İran örneğinde ise uzun  zamandır ülkedeki herhangi bir sorunun ilan edilmiş hazır suçluları olarak, ABD  ve İsrail vardır. İkincisi, dini liderin onu görevden alması. Hukuken mümkün olsa  da Hamaney böylesine riskli bir karara imza atamaz. Üçüncüsü, Devrim Muhafızları  eliyle gerçekleşen geleneksel bir darbe yoluyla görevden uzaklaştırılması. Bu da  meşruiyet sorununu ön plana çıkarıyor; zira dünya kamuoyu böyle bir senaryoya  hazır değil. İran halihazırda zaten meşruiyet eksikliğinden mustarip; bunun  üstüne bir de birçokları tarafından terörist bir örgüt olarak görülen, adı çıkmış  bir askeri güç tarafından gerçekleştirilen bir darbe eklenirse, bu her şeyi iyice  karman çorman hale getirecektir. Dördüncüsü ise görevi kötüye kullanmak  suçlamasıyla meclis tarafından görevden alınması. Bu senaryo, milletvekillerinin  üçte iki desteğini gerektiriyor ve içinde bulunulan konjonktür itibarıyla bu  sayıya ulaşmak kolay değil.
 
Yukarıdaki senaryolardan hangi birinin gerçekleştiğini düşünürsek  düşünelim, bu ne yazık ki ülkenin ekonomik sorunlarını çözmeyecektir. Ruhani ne  mevcut ekonomik krizin tek müsebbibi ne de onun çözülmesi yolunda bir engel.  Çözüm yolundaki en büyük engel, İran iktidar seçkinlerinin bu gerçeklere yönelik  genel ve kasti cehaleti. Herhangi bir ekonomik krizde meçhul komisyoncuları  suçlamaya alışkınlar; böylece ülkenin hükümet tarafından değil de üç-beş “broker”  tarafından yönetildiği izlenimi veriyorlar. Daha da kötüsü, ekonominin zor  kullanarak onarılamayacağını anlamak istemiyorlar. İşte bu yüzden de piyasanın  yakınıp durduğu konuları ele almak yerine, piyasayı tehdit ediyorlar. Örneğin  Ruhani, mevcut gösterilerin başlamasından çok kısa bir süre sonra yaptığı bir  açıklamada, yargının protestocuları ezmesini talep etti ve birkaç saat sonra da  İran yargısının başı olan zat ortaya çıkarak grevcileri uzun hapis cezaları ve  idamla tehdit etti.
 
Trump'la müzakere seçeneği
 
Aslına bakılacak olursa, İran'ın ekonomik krizinin tek bir çözümü var:  ABD ile doğrudan müzakerelere yeniden girmek. Ortak algının aksine Başkan Trump  müzakereye, kendinden önceki diğer ABD başkanlarından daha açık. Ama tarzı  tamamen farklı; General MacArthur'unkine çok benziyor. MacArthur (Japonlar  tarafından tanrı olarak görülen) Japon İmparatoru Hirohito'yu 27 Eylül 1945'te  Tokyo'daki ABD Büyükelçiliği’ne çağırdı; yanlarında sadece bir tercüman olmak  üzere onu boş bir odaya aldı ve bir saatten daha az bir zaman zarfında anlaşmaya  vardılar. Bir işadamı olarak Trump için zaman çok kıymetli ve bu yüzden onun boşa  geçirilmemesi gerekiyor. Sadece iktidarı gerçekten elinde tutanla (bu durumda  dini lider) müzakerelerde bulunabilir. Bu durumu mesela (Kuzey Kore'de yarı-tanrı  gibi görülen) Kim Jong-un'la yaptığı görüşmede görebiliriz. Trump Kuzey Kore  liderini Singapur'a getirtti ve onunla yüz yüze oturup konuştu. Hamaney'in dini  statüsü, Trump'ın umurunda bile değil. Ona göre Hamaney sadece İran'ın lideri.  Dolayısıyla herhangi bir anlaşmaya varılabilmesi için Hamaney'le doğrudan, yüz  yüze konuşmak istiyor.
 
Fakat şu an itibarıyla Hamaney böyle bir seçeneğe hazır görünmüyor.  Sonuç olarak, İran için en muhtemel senaryo, Ortadoğu'nun Venezuela'sına  dönüşmek. Rejimin şimdiye kadarki stratejisi İranlıları ülkenin Suriye'ye  dönüşeceği konusunda korkutmaktı. Fakat lüks yaşam tarzları göz önüne  alındığında, İranlılar için Venezuela örneği de daha az korkutucu değil. Böyle  bir durumda karışıklıklar devam edecektir. Rejim bu karışıklığı bastırmakta  başarılı olsa dahi kargaşa çok daha güçlü bir şekilde yeniden ortaya çıkacak ve  er ya da geç kontrolden çıkacaktır.
 
İran'ın genel durumu Türkiye için de endişe verici. İran'da  yaşanabilecek herhangi bir ciddi istikrarsızlığın büyük ihtimalle Türkiye  üzerinde doğrudan etkileri olacaktır. Açıkçası İran'dan kaçan herhangi bir kimse  ne Irak'a ne de Afganistan veya Pakistan'a iltica eder. Akılda tutulması gereken  diğer bir şey İran'ın Suriye olmadığı, nüfusunun Türkiye'ninki kadar büyük  olduğudur. Halihazırda üç milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan  Türkiye, İran'dan da gelecek bir insan dalgasını kaldıramaz. Suriyeli mülteciler  örneğinde, Türk hükümeti ve toplumu olumlu karşılık verdi. Bu olumlu karşılıkta  Suriye ve Türkiye arasındaki ortak geçmiş ve dini yakınlık genel duruma olumlu  katkıda bulundu. Fakat İran söz konusu olduğunda görünen şey, çatışmalarla dolu  bir geçmiş ve mezhep farklılığı. Bu nedenle İran'dan gelecek bir insan dalgası,  Türkiye için gerçek bir güvenlik sorunu olacaktır.
 
İran'da istikrarsızlığı desteklemek Türkiye'nin çıkarına değil. Ancak  Irak, Suriye ve Bosna örneklerinde gözlemlendiği gibi, Türk değerleri bu ülkenin  baskıcı rejimlerle saf tutmasına izin vermiyor. İran rejimi, kendi halkının  tepesine binmeye devam ederse, bu Türkiye için özellikle büyük bir zorluk  anlamına gelecektir. Dolayısıyla Türkiye er ya da geç, istikrar ve ilkeler  arasında seçim yapmak zorunda kalacağı gerçek bir ikilemde kalacaktır.
 
Türkiye için en güvenli alternatif, uluslararası toplumla İran  arasında arabulucu rolü oynamak suretiyle üçüncü bir tercihte bulunarak ön alıcı  bir hamle yapmak. ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi tam da Türkiye'nin  cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinden geçtiği bir eşiğe denk geldi.  Dolayısıyla, beklenenin aksine, Türkiye'nin alacağı konum henüz belli olamadı.  Artık seçimler sona erdiğine göre, Türkiye kendine yakışan rolü oynamaya devam  etmelidir. Bölgede en büyük nüfuz sahibi ülkelerden biri olan ve İslam dünyasında  devasa bir yumuşak güce sahip olan Türkiye, ayrıca bir NATO üyesi olarak, ABD ve  İran arasında yeni bir anlaşmanın mimarı olabilir. Bu diplomatik çabaların özünde  ise dini liderle Trump arasında gerçekleşecek doğrudan bir müzakere olmalıdır.
 
    
 

ETİKETLER

son dakika iran protesto