İnsanları çekiştirip arkasından alay edenin vay haline!

07 Haziran 2018 Perşembe - 1:30 | Son Güncelleme : 07 06 2018 - 1:30

Resulullah, ‘Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gülme. Sonra Allah ona merhamet edip seni o şeyle imtihan eder’ buyurmuştur. Bu uyarı, ‘Gülme komşuna gelir başına’ şeklinde ifade bulur


Başkasının söz ve davranışlarını kusurlu görmek veya göstermek amacıyla alay ederek onu küçümsemek, toplumda kardeşlik bağlarını zedeleyen, müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerine zarar veren tehlikeli bir durumdur. İnsanlarla bu şekilde eğlenen kişi, aynı durumun kendi başına gelmeyeceğinin garantisine sahip değildir.

“Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gülme. Sonra Allah ona merhamet edip seni (o şeyle) imtihan eder.” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 54) Resulullah’ın bu uyarısının yansıması kültürümüzde “gülme komşuna gelir başına” şeklinde ifadesini bulmuştur. Yine Hz. Peygamber’in, “Kim müslüman kardeşini işlediği bir suçtan dolayı ayıplarsa, kendisi de o suçu işlemeden ölmez” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 53) şeklindeki hadisi de alay etmekten kaçınma noktasında son derece etkileyicidir.

Kuran da kınamaktadır

Kuran, gerek başkalarını arkadan çekiştirip kötülemeyi huy edinen, gerekse insanları yüzlerine karşı ayıplayıp küçük düşürmekten çekinmeyen kimseleri kınamaktadır (el-Hümeze, 104/1). İnsanların fiziksel durumlarıyla alay etmek ise, adeta Allah’ın takdirine karşı gelmek gibidir.

Hz. Aişe’nin bir defasında Resulullah’a eliyle kısa oluşunu göstererek, “Ey Allah’ın Resulü! Safiyye şöyle bir kadındır” demesi üzerine Resülullah’ın onu, “Öyle bir söz ettin ki o söz denize karıştırılsaydı denizin suyu değişirdi” diyerek uyarması da (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 51) meselenin ciddiyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira bu şekilde insanların elinde olmayan bir durumla alay etmek, Yüce Allah’ın takdir edip yarattığıyla alay etmektir. İnsanda doğuştan ya da sonradan meydana gelen fiziksel ve zihinsel özürlerle alay etmek de böyledir.

İnsanın fiziksel özellikleriyle eğlenmek kadar, kişiliğine yönelik tahkir anlamına gelebilecek davranışlar da dinimizce yasaklanmıştır. Bu, bazen karakter özellikleriyle bazen de hitap ediliş biçimiyle ilgili olabilir. Bunların hiçbirisi diğerinden ayrılamaz. 

Çirkin lakaplar yasaklandı

Bu tür küçümseyici davranışlar imanla bağdaşmayan bir durum olarak görülmüş ve Müslümanların birbirleriyle alay etmeleri, birbirlerine çirkin lakaplar takmaları yasaklanmıştır: “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (el-Hucurât 49/11).

Bir kimsenin duyduğunda rahatsız olmayacağı ve toplum tarafından olumsuz algılanmayan lakapların kullanımı bir çeşit adlandırmadır. Resulullah da ashabından bazılarına bu şekilde güzel lakaplar takmıştır. Enes (ra), topladığı bir çeşit baklanın adını Peygamberimizin kendisine lakap olarak verdiğini söylemiş ve bu sebeple “Ebu Hamza” diye anılmıştır. Ebu Hüreyre’ye ise latife olsun diye, “Ya Eba Hir” (Ey kediciğin babası!) şeklinde seslenen Hz. Peygamber, elleri uzun olduğu için “iki elli” diye anılan birisine de bu ismiyle hitap etmişti.

İyi niyetlide sakınca yok

Hz. Ebu Bekir, “Atik ve Sıddik”; Hz. Ömer, “Faruk”; Hz. Hamza, “Esedullah” (Allah’ın aslanı); Halid b. Velid ise “Seyfullah (Allah’ın kılıcı) lakaplarıyla anılan sahabilerdi. Dolayısıyla bir kişinin tanınmasını kolaylaştırmak, meziyetlerini dile getirerek övmek gibi iyi niyetlerle lakap takmakta sakınca bulunmamaktadır.

İnsanın başkalarıyla alay etmesine çeşitli duygular ve düşünceler sebep olabilir. Mesela, kibir ve kıskançlık gibi olumsuz duygular kişiye karşısındakileri küçümseme ve dalga geçme hakkına sahip olduğunu düşündürebilir. Ayrıca bazen insan kendi eksiğini kapatmak veya kendini ön plana çıkarmak için de böyle hatalara düşebilir. Hatta kimi zaman sadece eğleniyor ve insanları eğlendiriyor da olabilir. Ama bu sırada karşısındakinin gönlünü kırarak huzursuz etmekte olduğunu unutmamalıdır. Halbuki Allah Resulü’nün, “ ... Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter’ (Müslim, Birr,32) sözünde ifade edildiği üzere, mümin kardeşini küçük düşürecek bir söz veya davranış bir Müslüman’ın kendisine yapacağı en büyük kötülüklerdendir.

Divriği Ulu Cami

Sivas Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı bir beylik olan Mengücek Beyliği döneminde inşa edildi. Mengüçoğlu Şehinşah’ın torunu Ahmed Şah tarafından 1. Keykubad zamanında mimar Ahlatlı Hürrem Şah’a yaptırıldı (1228-1229). Yapımında sarımsı kalker taşı kullanıldı. Üzeri yirmi beş değişik tonoz ve kubbe ile örtülüdür.

Tonoz içleri yıldızlı mukarnaslar, iri kabartma palmetler, geometrik motifler ve kaburgalar ile süslüdür. Caminin orta kısmı üzerinde, açık ve oval bir kubbe bulunur. Mihrap önündeki bölüm de içten tromplu, dıştan kıvrımlı piramit biçiminde bir kubbe ile örtülüdür.

Muhteşem üç taç kapısı var

Sivri kemerlerin çevrelediği mihrap yüzeyi barok görünüşte kabarık palmet motifleriyle kaplanmıştır. Abanoz ağacından yapılan mimberin üzerinde 1241 tarihli bir kitabe ve Tiflisli Ahmed adı görülür. Caminin kuzey, batı ve doğu duvarlarında üç taç kapısı vardır. Barok görünüşlü kuzey kapısı sivri kemerli bir niş içine alınmıştır ve zengin plastik bitkisel motiflerle süslüdür.

Batıdaki taç kapı süslemeleri daha sade üslûptadır. Yonca yaprağını andıran derin niş şeklindeki kapının yanları süs sütuncukları ile çevrilidir. 1241 tarihli doğu kapısı Selçuklu üslûbunda yapılmıştır. Bitki motifli ve yıldız geçmeli iki bordürün çevrelediği kapı nişinin etrafında, zengî mimarisinden gelen düğüm motifleri görülür.

Hürrem Sultan için

Camiye bitişik dârüşşifanın kapısındaki kitabede yapının Melik Said Behram Şah’ın kızı Turan Melik tarafından aynı yıllarda anneleri Hürrem Sultan için yaptırıldığı anlaşılır. Dârüşşifa, batı-doğu ekseninde uzanır. Üç paralel tonozla örtülü orta kısmın etrafında tonozlu dört eyvan bulunur.

Caminin doğu cephesindeki pencerenin (özgününde bey mahfili kapısının) üzerinde Ahlatlı nakkaş Ahmed, minberde Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed ve hattat Mehmed, caminin güney duvarındaki ayet şeridi üzerinde Mehmed oğlu Ahmed’in adları yazılıdır.

Evliya Çelebi bu eser için şöyle demiştir: “Üstad, mermer bu camiye öyle emek sarf edip, kapı ve duvarları öyle nakış bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır.”

Peygamber Efendimizin müezzinlerinden Ebû Mahzûre

Mekke’nin fethedildiği yıl Hz. Peygamber Tâif kuşatmasından Ci‘râne denilen yere dönüyordu. Namaz vakti gelince müezzin ezan okumaya başladı. Resulullah’a karşı büyük bir kin ve düşmanlık besleyen Ebû Mahzûre ile Kureyşli on genç ezan sesini işitince bir yere gizlendiler ve alaylı bir şekilde müezzini taklit ederek yüksek sesle ezan okudular. İçlerinden birinin güzel sesli olduğunu farkeden Hz. Peygamber onları yanına çağırttı ve kendilerine birer birer ezan okuttu.

En son okuyan Ebû Mahzûre’nin sesini çok beğenerek ona ezanı öğretti; daha sonra namaz vakti gelince elini başına koyup alnını okşadı ve ezan okumasını emretti. Ebû Mahzûre bu emri isteksiz bir şekilde yerine getirdikten sonra Hz. Peygamber ona bir miktar gümüş para verdi ve kendisine dua etti. Gönlü İslâmiyet’e ısınan Ebû Mahzûre orada müslüman oldu ve Hz. Peygamber’den kendisini Mekke’deki Harem-i şerif’e müezzin yapmasını istedi. Hz. Peygamber de bu arzusunu kabul etti.

Ebû Mahzûre Resulullah’ın okşadığı alnına düşen saçları hiç kestirmedi. Vefat edinceye kadar da Mekke’de müezzinliğe devam etti. Kendisinden sonra Mescid-i Harâm müezzinliğini oğlu ve torunları nesilden nesile devam ettirmişlerdir.

Çocuk bile olsa aldatılmaz

Peygamberimiz, hangi alanda olursa olsun insanların aldatılmasına karşı çıkmış, hatta şakayla bile olsa buna asla müsaade etmemiştir. Allah Resulü’nün bu konudaki tavrına tanıklık edenlerden birisi de o zaman küçük yaşta olan Abdullah b. Amir’dir. Abdullah şöyle anlatır: “Bir gün Resulullah (sav) evimize ziyarete gelmişti. Ben henüz küçücük bir çocuktum. O otururken ben oyun oynamak için dışarı çıkmak istemiştim. Bu sırada annem, ‘Abdullah! Yanıma gel. Bak sana ne vereceğim!’ dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav), ‘Çocuğa ne vereceksin?’ diye sordu. Annem, ‘Ona hurma vereceğim’ deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Eğer çocuğa bir şey vermeseydin, bu söz (amel defterine) bir yalan olarak yazılacaktı.” (İbn Hanbel, III, 447)

ETİKETLER