'İç savaş ile birlikte bölgesel bir savaşın eşiğindeler!'

AA |  04 Mayıs 2018 Cuma - 13:39 | Son Güncelleme : 04 05 2018 - 13:53

Hem tarihsel dini/mezhebi bölünmüşlüğü hem de siyasi karmaşıklığı, Lübnan’ı adeta Orta Doğu’nun bir minyatürü haline getirdi.


Bir düzineden fazla dini ve mezhebi fraksiyonun bulunduğu Lübnan’da,  siyasi krizler ve ihtilaflar sebebiyle normalde beş yılda bir yapılan parlamento  seçimleri yaklaşık on yıldır bir türlü yapılamıyordu. Yeni seçim yasasıyla  ülkenin çoğunlukçu seçim sistemi yerini uzun tartışmalar sonucu nisbi temsil  sistemine bıraktı. Lübnan’ın “1960 Yasası” olarak bilinen eski sisteminde  partiler veya adaylardan en fazla oyu alan kazanıyordu. Eski seçim sisteminin en  büyük dezavantajı, nüfus dengesi ve temsiliyet oranı arasında meydana getirdiği  uçurumdu. Lübnan yeni seçim sistemiyle, 15 bölgede çeşitli ittifaklarla yapılacak  ilk parlamento seçimlerine 6 Mayıs’ta gidiyor.
 
Lübnan için yönetimi belirleyen üç önemli etkenden bahsedilebilir;  Din, mezhep ve köklü aileler. Lübnan parlamentosunun 128 sandalyesi, 1989’daki iç  savaş sonrasında imzalanan Taif Anlaşması gereğince Müslüman ve Hristiyanlar  arasında paylaşılıyor. Ancak hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar için diğer bir  belirleyici özellik de mezheptir. Son parlamentonun oranına baktığımızda nüfusun  yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan ülkenin en büyük mezhepsel grubu Şiiler 28  sandalye ile, ikinci büyük grubu olan Hristiyan Maruniler 34 sandalye ile, üçüncü  büyük grubu Sünniler ise yine 28 sandalye ile temsil edilmekte. Bu üç büyük  grubun haricinde Dürziler, Rum Ortodokslar, Rum Katolikler, Ermeniler, Nusayriler  de mecliste temsil ediliyor. Geleneksel olarak Lübnan’da cumhurbaşkanlığı  Marunilere, başbakanlık Sünnilere, meclis başkanlığı ise Şiilere verilmekte.
 
Yeni sistem, sorunlara yol açıyor
 
Eski sistemin temsiliyet noktasında yaşadığı sıkıntılara karşılık  olarak, yeni seçim sistemi de geleneksel ittifak cephelerinde iç sorunlara sebep  olmakta. Mesela Müstakbel Hareketi ve Ketaib arasında seçim propagandası  döneminde çıkan polemikler ve birçok seçim bölgesinde beklenen ittifakların  kurulamamış olması, bu sorunlar arasında sayılabilir. Eski seçim sisteminde,  siyasi partilerin oluşturduğu bloklar öne çıkıyordu. Mesela, 14 Mart olarak  bilinen ve Saad Hariri tarafından kurulan Suriye karşıtı ve ekseriyetle Sünni  bloğun karşısında, 8 Mart olarak bilinen Esad rejimi yanlısı Şii Hizbullah, Emel  Hareketi, Marunilerin Özgür Yurtseverler Hareketi ve Ermeni Taşnak partilerinin  yer aldığı blok bulunuyordu. Şimdi ise durum 15 seçim bölgesinde ayrı ayrı  ittifaklar yapılmasını zorunlu kılıyor. Böyle olunca da bazı kritik bölgeler öne  çıkıyor; Sünnilerin yönetimdeki liderliğini belirleyen Trublus ve Şimal gibi  Sünni yoğunluklu seçim bölgelerinde alınacak oy oranları sonuca doğrudan etki  edecek bölgeler. Yine iki seçim bölgesiyle 19 milletvekili çıkarabilecek  Beyrut’ta Başbakan Temmam Selam ve Müstakbel gibi Sünni yapılar ortak listeyle  seçime girecekler. Karşılarında ise Dürzi lider Velid Canbolat’ın İlerlemeci  Sosyalist Partisi, Hizbullah, Emel Hareketi ve El Ahbaş Örgütü ittifak kurup  ortak liste yayınladı. Ancak Beyrut bölgesinde seçim sonuçlarını belirleyecek bir  diğer durum da Ermenilerin tutumu olacak.Yine Beka ili mezhepsel çeşitliliği  sebebiyle en kritik şehirlerden biri olacağa benzemekte.
 
Babadan oğula siyasetçilik
 
Seçimlerde en az mezhep ve din kadar etkili olan bir diğer faktör de  köklü aileler. Bu ailelerin üçüncü, dördüncü nesil çocukları, şimdi ortak  listelerde boy gösterdi. Bu durum çeşitli eleştirilere de sebep oluyor. Lübnan  yönetiminin sürekli belli ailelerin elinde el değiştirmesi, siyasal feodalite  eleştirilerine de sebep olmakta. Lübnan’ın siyasi tarihine damga vurmuş bu  ailelerden Dürzi Canbolat ailesi Timur Canbolat’ı, köklü Maruni ailesi Cemil ise  Nedim el-Cemil’i aday gösterdi. Yine Franciye ailesinden Cibran Toni’in kızı  Mişel Toni de adaylar arasında. Meclise kendi akrabalarını gönderen isimlerden  biri de şimdiki Cumhurbaşkanı Mişel Avn; damatlarından Cibran Basil de listede  yerini buldu. Bu ailelerin 1975-1990 iç savaşında büyük rol oynadıklarını da  hatırlatmak gerekiyor.
 
Dolayısıyla Lübnan siyasetine yön veren partilerin, kemikleşmiş  ailelerle ilişkileri dikkatle okunduğunda, Ortadoğu’daki diğer ülkelerde sıkça  görülen aile partisi izleniminin nispeten Lübnan’da da karşımıza çıktığı  söylenebilir.
 
Lübnan seçimlerine dış müdahaleler
 
Bir diğer ciddi sorun da Lübnan seçimlerine dışarıdan yapılan  müdahaleler. Sünni Bloğun Arabistan tarafından, Şii Bloğun ise Suriye, İran  tarafından hem kollandığı hem de finanse edildiği biliniyor. Şii Bloğun,  Lübnan’da en etkili hareketlerinden Hizbullah geçmişten beri İran ile  ilişkilerini hiç gizlememiş bilakis yönetici kadrosunun Velayet-i Fakihe  bağlılıklarını belirten videolar yayınlamıştır. Ayrıca fiili olarak da  Suriye’deki iç savaşta yer alan Hizbullah’ın Suriye’deki bu varlığı, hem içerde  hem de dışarıda tartışma ve eleştiri konusu olmuş durumda. Hizbullah’ın Suriye’de  İran ile koordineli olarak ekseriyeti 21 yaşın altındaki militanları  savaştırması, Lübnan içinde de hoşnutsuzluklara sebep oluyor.
 
Sasapost’ta Mervat Auf imzasıyla yayınlanan makalede, Lübnan’daki  Hizbullah karşıtı Şiilerin sayısının en az 300 bin olduğu ancak Hizbullah’ın  meydana getirdiği korku ortamında özgürce konuşamadıkları belirtilmekte. Aynı  şekilde 28 Şii entelektüel ve aktivistin adının Hizbullah’a yakın bir gazetede,  “Büyükelçilik Şiileri” şeklinde ifşa edilmesi ve ajanlık, ihanet gibi ağır  ithamlarla suçlanmalarından da bahsedilebilir. Hizbullah’ın Suriye’deki  faaliyetlerinden yola çıkarak, ulusal bir örgüt olmaktan çıkıp bölgesel bir  devlet dışı aktör olmaya başladığı ve bu noktada “İran’ın ölüm timi gibi”  davrandığı yönünde eleştiriler de bir kısım Şiiler tarafından sıkça dile  getirilmeye başlandı. Bu tür eleştirilerde bulunanlara ise karşı kimlik  suikastleri yapılmakta ve Hizbullah taraftarlarınca toplumsal tecride  uğramaktalar. Gazeteci Hassan el-Zeyn, Hizbullah karşıtı Şii duruşu sebebiyle  gördüğü baskılardan ötürü açlık grevi yaptı. Bu bir örnek olup, sessiz  muhalefetin boyutları hakkında fikir vermektedir. Bu korku ortamında, özellikle  Şiilerin hakimiyeti altında tuttuğu seçim bölgelerinde, seçmenlere oylarının  rengini belli etmeleri yönünde baskılar yapıldığı ve bu sebeple kullanılacak  oyların sıhhati hakkında şüpheler bulunduğu da ifade ediliyor. Ancak adil bir  seçim yapıldığı takdirde, Hizbullah’ın İran ile olan ilişkisinden rahatsız olan,  Suriye’deki savaşa dahil olmasını eleştiren Şiilerin seçim sonuçlarını etkileyip  etkilemeyeceği merak konusu.
 
Bir diğer dış müdahale de Suudi Arabistan’ın Sünniler üzerindeki  baskısı olarak görülebilir. Hariri ailesinin Suudi Arabistan ile ilişkileri ve bu  bağlamda Suudi Arabistan’ın İran destekli Hizbullah’a karşı bir denge unsuru  olarak bu aileyi kullandığı yönünde eleştiriler yapılmakta. Hariri’nin “Suikast  korkusu ile” istifa etmesinin ardından, Hizbullah cephesinden “Suudi Arabistan’ın  isteği ile istifa ettiği" yönünde iddialar ortaya atıldı. Suudi yetkililerce bu  kesin bir dille reddedildi ancak Suudi Arabistan’ın Lübnan’da Hizbullah karşıtı  yapıları desteklediği, bilinen bir durum.
 
Seçimler ve savaş kehanetleri
 
Yeni seçim yasasının sonucu olarak, Lübnan'da karmaşık listeler,  matematiksel ilişkiler ve fazlasıyla gürültülü bir ortamın var olduğundan  bahsedilebilir. Ancak aynı şekilde bir endişe de hakim; ilk kez denenecek olan  sistem, eğer tarafları yeterli derecede tatmin edemezse, hoşnutsuzların  homurdanmaları çatışmalara dönerse, iç savaştan dolayı zaten yaralı bir hafızaya  sahip olan ülke, tekrar zor günler geçirebilir. Yine Hizbullah’ın sürekli  füzelerden bahsetmesi, İsrail’e yönelik İran ile eş zamanlı olarak sarf edilen  tehditler, iç savaş ile birlikte bölgesel bir savaşın da eşikte beklediği  şeklinde yorumlanıyor.
 
Hizbullah, 2006’an bu yana bütün eleştirilere rağmen silah envanterini  güçlendirmektedir. Bu sebeple önce Avrupa Birliği Hizbullah’ın siyasi kanadını  terör listesine aldı ardından da Arap Birliği, Hizbullah’ın Suriye’deki varlığını  sebep göstererek “terör örgütü” olarak kabul etti. Ancak Hizbullah, Esed rejimi  ile ortaklığına, bütün ikazlara rağmen devam ediyor. İsrail, Hizbullah’ın Lübnan  Ordusundan sonra en büyük silahlı örgüt olmasını, hem iç siyasetinde hem de  uluslararası arenada kendisine karşı bir tehdit olarak göstermekte. İsrail, belli  aralıklarla demeçler verip askeri tesislerinin Hizbullah füzelerinin tehdidi  altında olduğunu öne sürüyor.
 
Jerrusselam Post, geçen Eylül ayında İsrail askerlerinin son yirmi  yılın en büyük askeri tatbikatını haberleştirdi. İsrail-Hizbullah hattında  sürekli artan gerilimle birlikte, iki tarafın da ciddi hazırlıklar yaptığı  biliniyor. İsrail Savunma Bakanı Liberman yaptığı açıklamada; “Eğer İsrail halkı  sığınaklarda yaşamak zorunda kalırsa, Beyrutlular da sığınaklara kaçmak zorunda  kalacak” dedi. Yine İsrail eski İstihbarat Başkanı Yakov Kedmi, “İsrail,  Hizbullah ve Lübnan arasında fark gözetmeyecektir” açıklaması yapmıştı. İsrail,  olası bir savaşta sivil yapılara saldırabilmek için ise şimdiden uluslararası  topluma Hizbullah’ın okul, hastane gibi sivil yapılara gelişmiş füzeler  yerleştirdiğini söyleyerek meşruiyet zemini hazırlıyor. Bütün bu artan silahlanma  ve gerginlik göz önüne alındığında, patlak verecek bir savaşın 2006’dakinden çok  daha tahripkâr olacağı söylenebilir. Yine İsrail Genelkurmay Başkanının,  Hizbullah’ın 70’lerdeki, 80’lerdeki Lübnan’ı geri getireceği uyarısı da dikkat  çekicidir.
 
Savaş ihtimali üzerine yapılan yorumlarda, İsrail’in, Hizbullah’a  lojistik destek verebilecek olan Esed rejiminin askeri üslerini bombalamasının,  Lübnan savaşına bir hazırlık olduğu söyleniyor. İsrail, dünyaya Hizbullah  karşıtlığını bir sınır güvenliği meselesi olarak anlatsa da İsrail’in  Akdeniz-Kızıldeniz hattı üzerindeki jeopolitik ve enerji kaynakları planları  önemli rol oynamaktadır.
 
İki taraf arasında yükselen tansiyona rağmen, savaşın ne kadar yakın  olduğunu kestirmek yine de güç. Çünkü Amerika’nın Lübnan’da bulunan binlerce  vatandaşının tahliyesi, bu savaşa giden yolda kritik bir öneme sahip. 2006’daki  savaşta, ABD vatandaşlarını apar topar deniz yoluyla güvenli bir şekilde tahliye  edebilmişti ancak bunun Hizbullah’ın hazırlıksız yakalandığı bir savaş olduğunu  da hatırlamak gerekir. İkinci bir savaşta çok daha tecrübeli bir Hizbullah  karşılarında olacak ve dolayısıyla savaşın pimi çekilmeden önce Amerika’nın  tahliye işlemlerini başlatması bekleniyor.
 
Elbette seçim sonuçlarının şekillendirdiği yeni yönetimde,  Hizbullah’ın sert söylemlerine nisbeten ılımlı söylemleriyle denge unsuru olan  Sünnilerin alacağı milletvekili sayısı, yeni hükümetin şekillenişi ve siyasi  krizlerin sağlıklı bir şekilde atlatılması, savaş kehanetlerini boşa çıkarabilir.  Dolayısıyla Lübnan seçimleri, Ortadoğu’nun yeni savaşının Lübnan’da olup  olmayacağını göstermesi bakımından da oldukça önemli olacak. Hariri’nin partisi  olan Müstakbel’in “Nazar Boncuğu” ambleminin Lübnan’ı savaştan koruyup  koruyamayacağını 6 Mayıs seçimleri gösterecek.