Gazetevatan.com » Yazarlar » Bir sürü insan yine de ıssızlık

Bir sürü insan yine de ıssızlık

22 Nisan 2018 Pazar


Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Akıl çağıydı, hem de budalalık çağı. İnanç çağıydı aynı zamanda inkar çağı. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan da karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı. Her şeyimiz vardı ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ya da cehenneme. O çağ bu devre öyle benziyordu ki, sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasında ısrar ediyordu...
Gelmiş geçmiş en iyi roman girişini okudunuz. Her defasında insanı çarpan bu satırlar, İngiliz yazar Charles Dickens’a ait. Neden bilmem İngiliz kitapları da filmleri de, Fransızlara göre hep daha iyidir. Hatta Fransızlar da bunu kendilerine sorarmış, “Neden İngilizler’in eserleri bizden iyi” diye? Doğrudur.   Bunun nedeni İngiliz dilinin, Fransız diline göre olayları daha yalın ama çarpıcı anlatabilmesinde yatıyor olabilir.  “Her şeyimiz vardı ama hiçbir şeyimiz yoktu” gibi... Edebiyat dünyasının baş yapıtı olan İki Şehrin Hikayesi belki de ta en baştan en güzel bu satırlarla özetlenebilir. 
Arka planda 1789 Fransız Devrimi öncesi ve sonrası Paris-Londra sokaklarında süren sefil hayat, halkın ve aristokratların taban tabana zıt yaşantısı Dickens’ın kan damlayan kaleminden tasvir edilirken, ön planda sürprizlere gebe bir gerilim hikayesi sahneleniyor. 
İki Şehrin Hikayesi esasen Paris ve Londra’nın hikayesidir. Halkın ve aristokratların yaşantısı anlatılır. İnsanların bir avuç elit ve monarşinin zulmünde ezilişini, yoksulluğu ve sefaleti öyle güzel tasvir edilir ki, boğazınız düğümlenir gözyaşlarına boğulursunuz. Devrimin kaçınılmaz olduğunu kavrarsınız. Ama bir de devrim sonrası vardır.  İktidarı ele geçiren halk, Paris sokaklarında cadı avı başlatır. Önce Kral   ve aristokrasi cezalandırılır. Meydanlara giyotin sehpaları kurulur, aristokratlar idam edilir. Halkın dinmeyen kana susamışlığı ardından masumlara yönelir. İftiralar ve yalan tanıklıklarla yüzlerce kişi suçlanır , “Asın asın, cumhuriyet düşmanlarına ölüm” bağırışları altında inleyen, halka açık mahkemelerde, yargıçların idam kararı vermekten başka seçeneği yoktur. “Uğuldayan insanlar başka leşler bulmak için çevreye dağılmış sinekler gibiydiler. Giyotinlik suçlular için ağlayıp sızlamak büyük bir suç kabul ediliyordu..” Masum insanlar iftiralarla giyotine gönderilir. Ve son olarak klasik tabirle devrim kendi çocuklarını da yiyecektir. Ezilenlerin de, gücü eline aldıklarında intikam dürtüsüyle nasıl taş kalpli birer ezene dönüştüklerini anlatmak ister İngiliz yazar Dickens. 
 -Çocukluğumuzdan beri eşlere ve annelere hor bakıldığını görmedik mi? Onlar hiç düşünüldü mü? Kocaları ve babaları sık sık hapse atılıp onlardan koparılmadı mı? Ömrümüz boyunca hep acı çekmedik mi? Yoksulluk, çıplaklık, açlık, susuzluk, hastalık, sefalet, ihmal... Ve her türlü ızdırap... Bunlardan başka ne gördük ki?!’ 
-Başka bir şey görmedik! dedi İntikam. 
-Bütün bunlar hep sırtımızdaydı’ dedi Bayan Defarge tekrar Lucie’ye dönerek. ‘Şimdi sen söyle, bir tek annenin ve eşin (idama mahkum edilen aristokratın ailesinden bahsediyor) acısı bizi etkiler mi ha, etkiler mi?’ 
O dönemin iki önemli şehri Paris’te yaşananlar anlatılırken, Londra’daki sefalet ayağı biraz eksik kalmış romanda. 200 milyondan fazla satan bu olağanüstü kitabı okumanızı öneririm.. Çağının çok ötesinde kaleme alınmış. Kitaptan alıntılarla sizi baş başa bırakıyorum;   
“Değişiklik, yüksek sınıftakilerin kaybolmasından ziyade; düşük sınıfların keskin hatlı tuhaf yüzlerinin ortaya çıkmaya başlamasıydı.”
“Altı araba giyotine günün şaraplarını taşıyordu bir saki gibi.”
“Uzaktaki kilise kulesine baktı. Kiliseler de bomboştu, içinde dua eden kalmamıştı artık. Yıllarca o mukaddesatı, dini kullanarak halkı soyan, ahlaksız, sahtekar papazlardan da halk iyice bunalmış, nefret etmişti.”
 “Gün gelecek bu örgü ören kadınlar oturup bir yandan örgü örecekler, bir yandan da uçurulan kelleleri sayacaklardı.”
“Allah aşkına bana özgürlükten bahsetmeyin; bizde ondan yeteri kadar mevcut.”
“Elinizden geleni yapın. Hayatı bazen boşa harcıyor olsak dahi, uğraşmaya değer.”
“Erken yaşta ölmüş biri gibiyim. Tüm yaşantım, ‘başka türlü olabilirdi’lerle geçiyor.”
“Yirmi yıl önce çocukluğumu hatırlamazdım, ama şimdi aksine çok iyi hatırlıyorum, çünkü insanlar bir daire içinde ve yaşadıkça başladıkları noktaya geri dönüyorlar.”