Gazetevatan.com » Yazarlar » Hayatımız tiyatro!

Hayatımız tiyatro!

04 Şubat 2018 Pazar


1960’lı yıllar, bir yaz gecesi.... Geleneksel Türk tiyatrosunun son temsilcisi, orta oyuncu ve tuluat sanatçısı İsmail Dümbüllü Çengelköy’de tıklım tıklım dolu bir bahçe sineması sahnesinde... Ön sıralarda aileler var. Ama arka sıralarda içkili gürültücü bir grup dikkati dağıtıyor. Derken o gruptan biri sahneye Çengelköy’ün meşhur salatalığını fırlatıyor. Sinema bahçesini dolduranlar buz kesiyor, öfke içinde arkalara bakınırken; Dümbüllü bir şey olmamış gibi eğilip hıyarı yerden alıyor. Arka taraflardaki o gürültücülere bakarak sesleniyor: Birisi kartvizitini düşürdü, gelip alsın!  
 
Ve Cibali Karakolu’nu sahneye koyan Muammer Karaca... Adını verdiği Galatasaray’ın o efsane tiyatrosu (şimdi virane), her oyununda dolup taşar, günler sonrasına zor yer bulunurdu. 1960 darbesi yıllarında bile siyasi oyunlardan vazgeçmemişti Karaca. Bir oyunun ismi de çeşitli manalara çekilebilecek “Uyandırma Bakanı” idi. 
 
Bir gün İstanbul’da yaşayan yaşlıca bir Ermeni kadın seyirci oyuna geç kalır. Işıklar söner, perde açılır, Muammer Karaca sahnede oyuna başlar. Ama gel gör ki, kadıncağız oturacağı yeri bir türlü bulamaz, ön sıralarda kah oraya, kah buraya yerini arar. Aramaktan usanıp, sahnenin önüne kadar gelir, Muammer Karaca’ya telaşla seslenir: Aman Muammer Bey, aman Muammer Bey, ben yerimi bulamooorum, şimdi nereee oturacağım! Karaca hiç istifini bozmadan, oyununa devam eder gibi şu yanıtı verir: Madamcııım siz de buyrun kucağıma oturun. (Ve salon gülmekten kırılır)
 
Seyirci tiyatro salonuna döndü
 
Tiyatroda 1960’ların o altın çağı maalesef kapandı. Ama şu an gözle görünür ilgi olduğu da gerçek. 10 yıl öncesinde sadece iki özel tiyatronun olduğu Kadıköy’de bugün 31 sahnede 70’in üzerinde oyun sahneleniyor. Yıllar sonra ilk kez sinema seyircisi yüzde 3 düşerken, tiyatro seyircisi yüzde 3 artmış. 
Televizyonların teknolojik evrimi, evde sinema keyfi bunun nedenlerinden biri. Ben küçükken, yetişkinler film için sinemaya gider, çocuklarsa evde ekran başına geçerdi. Şimdi tersi oldu. Çocuklar sinemada; yetişkinlerse evde film izliyor. Hollywood fantastiğe, animasyona, 3D’ye bağladı. Görsel, ses efektleriyle salonlarda harikalar yaratıldı. Seyirci olarak ergen gençleri yakaladı. Politik, romantik, dram, biyografi filmleri, müzikallerse evde bize kaldı. Hal böyleyken dışarı çıkınca tiyatroya gitmek, sinemadan cazip hale geldi.
 
Bir şey daha! Karı-koca çalışıyorsanız, akşam eve kendinizi atıp, çocuğu uyuttuktan sonra, oturup iki saat film izlemeye vakit kalıyor mu? Bence hayır! Herkes 45-60 dakikalık dizileri tercih ediyor. Üstelik diziler Hollywood yıldızlarıyla dolu. 3D furyasında yer bulamayan birçok Hollywood yıldızı, dizi sektöründe adeta küllerinden doğdu. Türkiye de aynı. İşler dizi sektöründen dönüyor.
 
Oyuncuya dokunmak
 
Ses ve görsel efektler insanı öyle yoruyor ki, sinema salonları eskisi gibi dolmuyor, yerini cep tiyatrolarına bırakıyor. Ekranda devleşen dizi oyuncularının çoğu tiyatroda. Taa Eskişehir’den, Ankara’dan, Bursa’dan seyirci; Kadıköy’ün ara sokaklarına akıyor, dizi yıldızlarına sahnede laf atabiliyor, kuliste birlikte selfie çekebiliyor. Ayrıca tiyatroda; setteki gibi “Kes olmadı baştan” yok, sufle yok, oyuncu tüm hünerini sergilemek zorunda. Yalan dünyadan, gerçek dünyaya geçmek gibi. Hem seyirci, hem aktör açısından bir meydan okuma...
 
Televizyonların tekdüzeleştiği, tartışmaların sığlaştığı, düzeyin dibe vurduğu, politik hicvin yapılamadığı ülkemizde, tiyatrolar hala bu açıdan özerkliğini koruyor. İnsanlar, ekranda dillendirilmeyen fikirleri, gösterilmeyen hayatları, yazıldığı dönemlerin muhalif eserlerini sahnede izleyebiliyor. Brecht’i, Shakespeare’i, Çehov’u, Samuel Beckett’i, Arthur Miller’i, Nazım’ı, Aziz Nesin’i ekrandan izlemekle (ki ben hiç rastlamadım) bir Genco’dan dinlemek arasında dağlar kadar 
fark var.
 
Bunlar geçiyor aklımdan, koltukta yerimi alır almaz. Moliere’in Kibarlık Budalası’ndayım. Birazdan Haldun Dormen sahne alacak. Salona; kışın karanlığı, gecenin soğuğunda, mesafeler kat ederek gelenlerin, yorgun ama güleç, telaşlı ama kibar ruhu hakim. Işıklar sönüp müzik tınladığında, zaman duruyor sanki. Sahnenin büyüsüne kapılıyorum. Orada oynanan benim, senin hayatın. Acının, kederin, çaresizliğin, aptallığın bir gün senin de başına gelebileceğini tiyatrodan başka ne bu denli güçlü hissetirebilir? Bazen şükrediyorum o kahramanınki gibi bir hayatım olmadığı için, bazense gözlerim doluyor aynı cehennemde yaşadığım için. İşte tiyatro böyle bir şey.