Gazetevatan.com » Yazarlar » Dünyayı değiştiren kitap

Dünyayı değiştiren kitap

03 Aralık 2017 Pazar


Hani şu “Bi cisim yaklaşıyor, komutan Logar” gibi, bilim dünyası da 158 yıl önce tam da bugünlerde, yaklaşan fırtınayı görüyor, bekliyordu.

Koyu Protestan doğa bilimcisi İngiliz Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabı, piyasaya çıkmadan çok önce (24 Kasım 1859) konuşulur olmuştu. Yazımı 20 yıl alan eser, Kopernik ve Galileo’nun, kilise üzerindeki tahribatından fazlasını yapacaktı. 
 
Kitap “dakka bir gol bir”, Dünya’nın 7 günde yaratıldığını, 4000 yıllık bir geçmişi olduğunu savunan Kilise görüşünü bertaraf etti. Çünkü zaten o yıllara kadar bu konu din bilimi açısından savunulması zor hale gelmişti. Kiliseye göre; var olan tüm hayvanlar Nuh’un gemisine binenlerin soyundandı. Bugün soyu tükenmiş olanlar ise, Büyük Tufan’da yok olmuşlardı. Türlerde bir değişiklik olamazdı. Her tür, ayrı bir yaradılış eylemi sonucu meydana gelmişti. 
 
Her kıtada farklı tür nasıl olur!
 
Ama Ağrı Dağı’ndan çok uzaktaki Amerika’da nasıl oluyor da, ara bölgelerin hiç birinde görülmeyen bir sürü hayvan yaşıyordu? Bu hayvanlar o kadar uzağa, üstelik yol üzerinde türlerinin izini (ölüsünü, fosilini) bırakmadan nasıl gidebilmişlerdi? Mesela, adından anlaşılacağı gibi yerinden binbir güçlükle kımıldayan tembel hayvan sloth, Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp Güney Amerika’ya nasıl gidebilmişti? Ya kangurular! Neden bütün kangurular, o kadar mesafe kat ederken arkada tek bir çift bile bırakmadan Avustralya’ya göç etmişlerdi. 
Bir başka güçlük de yeni hayvan türlerinin ortaya çıkışıydı. Nuh’un gemisinde en çok 7 bin canlının barınabileceği hesaplanmıştı. Darwin, kitabını yayınladığında ise bilinen hayvan türü sayısı 1 milyona ulaşmıştı. Eğer her türden iki hayvanın Nuh’un gemisinde bulunduğu düşünülürse geminin oldukça kalabalık olduğuna hükmetmek gerekirdi. Darwin’in kitabı, türlerin Dünya’daki geçmişinin 4-6 bin yıl değil, milyonlarca yıl öncesine dayandığını söylüyordu. (Dünya’nın 4.54 milyar yaşında olduğunu hatırlatayım.)
 
Ama Darwin’i asıl çarmıha geren “evrim” teorisiydi. Bu; hem büyük bir devrim, hem de büyük bir günahtı. Kilise, Galileo’dan beri böyle bir cüret görmemişti. Sıradan insanlar, hatta bilim çevreleri için bile hazmedilmesi zordu. 
 
Boynu, sürünün diğer üyelerinden 30-40 santim uzun bir geyik düşünün, (gülmeyin) ve o geyiğin, savananın (bozkır) tek tük ağaçlarının yüksek dallarındaki yapraklara ulaşmak için boynunu esnete esnete, on binlerce yılda zürafaya dönüştüğünü hayal edin. Zor di mi, inanmıyorsunuz. 
Canlıların, bulundukları yeni ortama uyum sağlamak için, “doğal seçim” yoluyla yeni bir türe dönüştüğü gerçeği, şu gün bile aklınıza yatmıyor. Ama nedense “yapay seçime” inanmakta zorlanmıyorsunuz. Suni döllenme ile oluşturulan yeni kedi köpek cinslerine, laboratuvar harikası bol süt veren ineklere, yün veren koyunlara, hızlı koşan damızlık yarış atlarına, haftalarca çürümeyen GDO’lu domates salatalıklara inanıyorsunuz. Çocuğunuz cinsiyetini seçebiliyorsunuz, isteğe göre ikiz üçüz doğurabiliyorsunuz, yasal olsa zeki, çalışkan, uzun boylu, atletik bebek de yapılabileceğinin gayet farkındasınız. Ama iş, doğanın da bunu taklit edebileceğine gelince kitleniyorsunuz. Kaldı ki fosil örnekleri, bu dönüşümü, ara türleri, açık ve net kanıtlıyor.
 
Hem dindar, hem bilim adamı 
 
Darwin, doğada yeni ve karmaşık canlıların kendiliğinden ortaya çıkmadığını, önceki biçimlerden bir dizi değişime uğrayarak türediklerini söylüyor. Çevresini biraz gözlemleyen sıradan biri için bile fark edilebilecek bir tespit. Ama “İnsan maymundan mı geldi” lafı yok mu, işte o zaman ürperiyoruz. İnsanın, canlılar hiyerarşisinde kendinden alt basamaklardaki hayvanlardan türediğini söyleyerek acaba Tanrı’nın iyilikseverliğine hıyanet mi ediyoruz. 
 
Gençliğimde bir büyüğümün “İnsan hem Darwinci, hem müslüman olamaz” sözü aklıma geldi. Düşünürken de üniversite yıllarıma, öğrenim gördüğüm Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü laboratuvarlarına gittim. Genetik okuyan birçok arkadaşım hem Darwinci, hem de dindar insanlardı, hala da öyleler. Tesettürlü arkadaşlarımız da vardı. Hepsi Darwin’in delillerine gönülden inanmakla birlikte, dini vecibelerinden de vazgeçmeden, her ikisini maneviyatlarında birleştirmişlerdi. 

 

Darwin’in, İncil’deki Yaradılışa kanıt bulmak için başlattığı yolculuk, onu tam zıddı bulgulara getirdi. Ama O, inançlarını gerçeğin önüne koymadı. Kitabı, karanlık  çağlardan aydınlığa bir kapı araladı. Bağnazları rahatsız etse de, türlerin değişerek değil, dönüşerek oluştuğunu söyledi. Dünya ona çok şey borçlu.