Gazetevatan.com » Yazarlar » Tarihin öğrettikleri…-2-

Tarihin öğrettikleri…-2-

04 Eylül 2018 Salı


 “Eğer ders alınsaydı tekerrür eder miydi tarih” deyişini anımsayarak Brunson olayında tarihteki yolculuğumuza devam edelim.

18’nci yüzyıl sonlarında Amerika’nın Anadolu’ya ilgisi yalnızca okullar, kiliseler ve ibadethaneler ile de sınırlı değildi. 1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkilerini 17 Şubat 1927’ye kadar Modus Vivendi pozisyonunda sürdüren ABD ancak bu tarihte Ankara’ya Büyükelçi göndermiş (Joseph C. Grew) ve büyükelçi itimatnamesini Atatürk’e 12 Ekim 1927’de sunmuştu. Oysa Amerika’nın 1890’lı yıllarda Sivas, Erzurum, Harput’ta Konsoloslukları, Ankara’da ise Konsolosluk ajanlığı bulunmaktaydı.

Anadolu’da kurdukları okulları Ermeni ayaklanmacılar için eğitim, barınma ve lojistik üs olarak kullanan Amerikalı misyonerler 1893 Ocak ayında büyük bir soruna neden olmuşlardı. Merzifon Kolejinde görevli Kayahan ve Tumayan adlarında iki Ermeni öğretmen ayaklanma bildirileri hazırladıkları ve Ermeni isyancılara liderlik yaparak okula silah depoladıkları için tutuklanmışlar, bu olay Amerika’yı aşarak İngiltere’yi de içine çekmiş ve Londra, Osmanlı’ya ültimatom vererek öğretmenlerin derhal serbest bırakılmasını talep edip aksi halde güç kullanacakları tehdidinde bulunmuştu.

Bu olayın üzerinden tam 125 yıl geçtikten sonra bu defa Trump’ın, Türkiye’ye Rahip Brunson üzerinden ekonomik savaş başlatması ve Brunson’u “uçakta görünceye kadar” yaptırım uygulamayı sürdüreceğini tehditkar bir dille açıklaması tarihin tekerrürüne açık bir örnek olmalıdır.

18’nci yüzyıl sonları ve 19’ncu yüzyılda Amerika’nın Protestan misyonerler aracılığı ile Anadolu’ya niçin bu kadar ilgi duyduğuna gelindiğinde bunu 1984 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi tarafından düzenlenen “Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle İlişkileri Sempozyumu” sonrası yayınlanan kitaptan alıntılayarak açıklayalım.

Aşağıda okuyacağınız ibret belgesinin yazarı “The United Society of Christian Endeavour” adlı ve Osmanlı’da Amerikalı misyonerlerin bağlı olduğu kuruluşun başkanı Francis E. Clark’a ait..

“Altı yüzyıllık bir tarihin bize öğrettiği şudur ki, Türk egemenliğini değiştirmek konusunda nefes tüketmenin bir yararı yoktur.

Bu egemenliğe son vermekten başka çare kalmamıştır. Onu değiştirmek söz konusu değildir. Tek umut Türk egemenliğine son vermektir.

Filistin’den Anadolu’ya gelen bir gezginci, büyük doğal kaynakları ve geniş olanakları bulunan bir ülke ile karşılaşır. Toprağı verimli, değerli madenleri sonsuz bir ülke.

Türk buradan atılırsa Cook’s Parties and Gase’s Tourists şirketinin yayınlarında şahane Toros ülkesini okuruz. Kilikya kapıları turistleri açılır. O zaman gizli hazineleri işletmecilere mühürlü tutulan madenler dünya kasalarına servet akıtır. Şimdi ise Türk, madenlere dokunulmadıkça milletin zenginliği yerinde kalır diye düşünüyor. Yabancıların gelip bu madenleri açmalarına ve arabalar dolusu altın ve gümüş taşımalarına izin vermiyor..”

O dönemde böyle düşünenler yalnızca Amerikalılar mıdır? Türk düşmanlığını nefret derecesine vardıran Lord Curzon’a ait ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın gizlilik süresi sona ererek açıklanan 646 sayılı belgesinin 992’nci sayfasında yer alan bir paragrafı anımsayalım.

“…Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı Senatör Lodge’un dediği gibi İstanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan savaşların yaratıcısı olan Türkler, Avrupa’dan silinmelidir..”

Ne var ki o dönemlerde İngiliz, Fransız ve Amerikalıların Türkiye’ye ilgileri yalnızca doğal kaynaklar, destekledikleri Ermeni ayaklanmacılarla sınırlı değildir. Kürtler de bu devletlerin ilgi alanı içindedir. Rahip Brunson’un, Kürtlere olan ilgisinin köken alanına gelecek yazımızda girerek tarihin öğretisinden yararlanmayı sürdüreceğiz..