Gazetevatan.com » Yazarlar » Arcade Fire’ın yansımaları

Arcade Fire’ın yansımaları

29 Kasım 2015 Pazar


 
Arcade Fire’ın 2013 yılında yayınlandığı dördüncü albümü Reflektor’ün her bir şarkısını o dönem onlarca kez art arda dinledim. Sonrasında sözlerine takıldım, hepsi başka bir dünyadan bahsediyordu. Yaşamın kirlenmesinden, telefon ile çektiğimiz fotoğraflarla bir adım daha kendimizden uzaklaşmamızdan, normal formların yarattığı sıkıcılıktan, bir sonraki hayatın neler getireceğinden, güçlü kadınlardan... Reflektor’ün de turnesi bir bakıma aynı sarsıcı özelliği taşıdı. Grubun frontman’i Win Butler de albümün kayıt aşamasını ve turneyi İngiliz yönetmen Kahlil Joseph ile bir belgesel haline getirdi. “Arcade Fire presents The Reflektor Tapes”in 18 Şubat’ta başlayacak !f İstanbul’un İlham serisi kapsamında gösterimi yapıldı, festival başladığında da müzik bölümünde seyirci ile buluşacak. 
 
 
The Reflektor Tapes’e belgesel demek bence biraz hafif kaçar. Bir bütünlük var; Kanadalı grubun vokali Win Butler ve eşi Regine Chassagne’nin kişisel hikayeleri, bir çağdaş sanat eseri, müzik ve ilham veren Güney Amerika görüntüleri... Şunun altını çizmek lazım eğer Arcade Fire grubuna dair herhangi bir bilginiz yoksa bu belgesel, sizin grubu tanımanızı sağlamıyor. Çünkü dahi müzisyen Win ve Regine’nın hayatının derinliklerini anlatıyor. Reflektor albümünü grup Jamaika’da kaydetmeye karar veriyor. Ardından Regine’nin aile kökeninin olduğu Haiti’de yerel müzisyenler ile bir araya gelirken buluyorlar kendilerini. Okyanusun en acı dolu topraklarında şarkıların tohumları ekiliyor. 
 
Hikaye anlatıcıları
 
Win, müziğe yaklaşımı bakımından inanılmaz etkiledi beni. Müziğin başka bir aleminde, albümde yer alan her sese bir hikaye yüklüyor. Haftada 36 saat grupla mutlaka albüm üzerine çalışmaya özen gösteriyor. Bir albümü kafasında yaratma sürecinin bile sadece iki yıl olduğunun altını çiziyor. Öyleki rüyalarında Elvis Presley’i görüyor, ondan öğütler alıyor. Kolektif bir iş yaptıklarını belirten çift, çevrelerindekilerinin de sanatlarına katkıda bulunmasını istiyor. Win belgeselin bir yerinde müziğe bakış açılarına dair, “Müzik ve melodilerden daha da önemli olan hikaye anlatıcılığı yapmak. The Suburbs albümünden sonra daha iyi gitmeye başladık. Müziğin çağırdığı yere gitmek en büyük amacımızdı” diyor. Bu yüzyılın çıkardığı dahi müzisyenlerden onlar. 
 
Sesin yetmediği anlar
 
Filmin açılış sahnesinde Richard Reed Parry, Kanada’daki bir konserde elindeki trampeti çalarken müzik öyle yetersiz geliyor ki, trampeti parçalıyor, müziğin tam da içine girmek istecesine kafasını patlattığı trampetin içine sokup çalmaya devam ediyor. Sahnenin büyüsünü müzisyenlere hep sorarım, kimi zaman tarif edemezler. Belgeselde o büyüye kapılıyorsunuz. Win’in sahneden gitarını seyircilerine uzatırken ki ruh hali, şarkılara kendini adaması sanki bir ayine davet eder gibi... İyi müziğin arındırdığını düşünenlerdenim. Bu belgeselden sonra da aynı hislere vakıf oldum. 
 
Koşmak ya da iyi bir konsere gidip sesim kısılan kadar şarkı söylemek istedim. Modern dünya bu kadar büyüleyici melodiler, hikayeler bize sunarken uzaktan bakmanın ne kadar yazık olduğunu düşündüm... Müzisyen olmak inanılmaz bir güç... ‘Youtube’dan kaç tık alırız’ı hesaplamayan, yazlık-kışlık albüm ayrımından kurtulan, bir sanatın parçası olduğunu hatırlayan müzisyenlerin gücünü görmek ne güzel. Film çıkışı ise Reflektor albümünü bir kez daha kulağıma takıp saatlerce dinledim!