Gazetevatan.com » Yazarlar » Çay soğumasın BU REÇELİ SEVERSİN SEN

Çay soğumasın BU REÇELİ SEVERSİN SEN

20 Kasım 2015 Cuma


Son yıllarda birçok “evlilik” programı kanalların gündüz kuşağında köklü birer yer edindi... Hemen hemen herkesin nasıl bir formatları olduğu konusunda az çok fikri var mutlaka... Çünkü izlemesek bile sosyal medyada videoları önümüze düşüyor sık sık... Örneğin geçtiğimiz haftalarda “evlilik programını trolleyen genç” videosu uzunca bir süre karşımıza çıktı. Bir izlemiyor, iki izlemiyor üçüncüsünde “ yahu bu neymiş?” diye açıp bakıyor insan... Ne zaman bir şekilde bahsi açılsa neredeyse herkes burun kıvırıyor bu programlara ama izleyeni de çok ki, uzun yıllar yerlerini koruyabiliyorlar...

Eğer varsa bi’ elektriğinizi alırım!

Açıkçası ben de o burun kıvıran tayfadanım, “öz hakiki burun kıvıranlardan”... Bakıyorsunuz koca koca adamlar toy delikanlı, koca koca kadınlar tazecik çiçek kıvamında bir hayal dünyası içinde yaşıyorlar... Kimileri maddi anlamda destek sağlamak, kimileri o günü kurtarmak için bulunuyorlar orada. Büyüğü küçüğü elektrik alma peşinde. E tabii, haksız da değiller, elektriksiz ilişki “karanlık” olur... Elektriği alan çay içmeye gidiyor... Kavgaları, dramları, kıskançlıkları hiç bitmiyor...

Aşkın peşinde olan hiç mi yok?

Peki bütün bu olup bitenlerin arasında, gerçekten sevgiyi arayan hiç mi yoktur? Vardır elbet... Olmaz mı? İşte sırf o sevgiyi arayanların hatırına artık biraz daha yumuşak olmaya karar verdim oradaki insanlara... Dışarıdan ahkam kesmek kolay. Kim içinde ne yaşıyor, bilmiyoruz... Duruma bu yönden bakmaya başlayında Oktay Rıfat Horozcu’nun “Harç Çeken İşçiler” şiirini anımsadım. Belki de en sevdiğim şiir diyebilirim... Kaderine doğru yükselen bir evin harcını çekiyor şair bu şiirinde. Tıpkı hayatımız gibi. İşçiler çalışıyor/çalıştılar. Gün batmadan gidecekler/ gittiler. Ve biz o kaderine bırakılmış hayatın içinde yaşayacağız/ yaşıyoruz.

Hayatlarımıza çekilen harç

Yıldızlar çekildi eve, dallar, ağaçlıklı yol. Aşk çekildi, sevişmeler var içinde. O iki kapı arası çekilirken kim bilirdi yaz başlangıcı bir kızın oracıkta öleceğini? Ölüm gibi çiçekleri de çektiler, yalnızlıklar da olacaktı bu evde, öpüşler de. Tartışmalar da, sevinçler de. Yaşlısı, genci de olacaktı. Durmadan kaynayan çaydanlık da çekildi eve, daha sonra öldürecek hastalık da, umut da, umutsuzluk da. Tıpkı hayatlarımıza çekilen harç gibi. Tıpkı evlerimize, içimizdeki evlere çekilen harç gibi çekildi bu eve de hepsi.

“Orasını çekiyorlardı işte, tam orasını” diyor ya şair, “çay soğumasın, bu reçeli seversin sen” işte şiirin tam orası, işçilerin hayatımıza harcını çekmelerini istediğimiz evin direği belki de...

“Çay soğumasın, bu reçeli seversin sen” cümlesi öyle güçlü ki, hayatımızda varsa, harcı çekilmiş üzüntüler ne evimizi, ne içimizdeki evi, ne hayat denen evimizi yıkamaz. Ama eğer ki yoksa, çekilmediyse bu cümlenin harcı, ya da kısa sürede dökülecek gibi eğreti çekildiyse, umutlar da ömrümüzden dökülmez mi?

Birbirimizin işçileriyiz

Bunları yazarken hayatımın işçileri harçlarını çekiyor. Sizinkiler de... Hatta şimdi de hepsi iş başındalar. Hepimiz birbirimizin işçileriyiz çünkü.

Öyleyse güzelliklerin harcını çekelim, “çay soğumasın, bu reçeli seversin sen”in harcını çekelim... Kimbilir belki de o gülüp geçtiğimiz, yargıladığımız, biraz tepeden baktığımız, “elektrik alma” peşindeki insanlar da hayatlarına güzel bir harç çekmenin derdine düşmüşlerdir... Olamaz mı? Olabilir!

Harç Çeken İşçiler

Harcını çekiyorlardı yapının, kara bir don, belden yukarsı çıplak. Yıldızlarını çekiyorlardı evin omuzlarında, pencereden görünecek dallarını, komşunun yarısını, ağaçların arasında kaybolan yolunu, durulacak yerlerini çekiyorlardı, bütün o noktaları, aşkı, ki saklanırız çoğu kez sevişmek için, köşeleri çekiyorlardı, merdiven başını, mutfağın sofaya vuracak aydınlığını, bir kızın ölüşünü ansızın iki kapı arasında, yaz başlangıcı olabilir, saksılar olabilir, hasekiküpesi, cezayirmenekşeleri, yalnızlıkları çekiyorlardı, öpüşleri, karşı çıkışları, susmalara karışan böğürtleni, bir denizden uzaklara çıldırmanın sevincini, bükük beli, koltuktakini, sofada yürüyeni, kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağacı, kabuklarını döktükçe büyüyen, semizotunu masada, maydanozu, domatesi, kaşığa uzanmayan eli ve lokmayı boğazda düğümlenen, doğacak oğlanı ölmeden önce bir nisan yağmurunda avucunda güneşle. Çay soğumasın, bu reçeli seversin sen, orasını çekiyorlardı işte, tam orasını, umutların ömrümüzden döküldüğü yeri ve ev yükseliyordu yavaş yavaş kaderine doğru. Onlarsa gün batmadan gidecekler.