Cemal Süreya şiirleri notalar ile buluştu

Melis Güvenç / mguvenc@gazetevatan.com |  08 Nisan 2017 Cumartesi - 2:30 | Son Güncelleme : 08 04 2017 - 21:13

Mezzosoprano Senem Demircioğlu ve piyanist İklim Tamkan, albümleri İlk Atlas’ta vokal ve piyano ikilisini bir araya getirerek farklarını ortaya koydu.


Klasik müzikte küçümsenmeyecek kadar da çokuz

Şiir zevklerine göre albüm yaptılar

Fazıl Say ufkumuzu açıyor

İki kişinin notaları aşan organik uyumu

Klasik müziğe bir yabancılık var

Klasik müzik kökenli sanatçılar mezzosoprano Senem Demircioğlu ve piyanist İklim Tamkan, bir ilke imza atarak albümleri İlk Atlas'ta hem vokal ve piyano ikilisini bir araya getirdi, hem de cazdan rock'a uzanan geniş bir yelpazeyle şairlerin şiirlerinin yorumladıklar.

Müzik yolculuğunuz ne zaman ve nasıl başladı?

Senem: Benim müzik yolculuğum 8 yaşında TRT Çocuk Korosu ile başladı. Onu takiben 11 yaşında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı piyano bölümüne başladım ve sekiz senelik piyano eğitiminin ardından üniversitede yine Mimar Sinan'da opera bölümünü bitirdim. Sonra da  Avusturya'ya master eğitimim için gittim.

İklim: Ben de Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı'nın ardından Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Devlet Konservatuvarı'nda piyano eğitimi aldım.

Üniversite için ise Avusturya'ya giderek Viyana ve Graz'da, Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi'nde ilk önce piyano - solistlik  sonra da piyano pedagojisi okudum. Daha sonra özellikle ilgilendiğim bir dal olan "barok müzik" alanında çalışmalar yapmaya başladım ve  "Klavsen" bölümüne de başladım.

Neler yaptınız bugüne gelene dek?

İklim: Çok çeşitli şeyler sanırım. Avrupa'da sayısız şehirde konserler, resitaller. Piyano ve klavsen performansları. Yarışmalar, dereceler, ödüller. Her birini tek tek saymak biraz sıkabilir. Upuzun ve sonsuz bir serüven diyebilirim. Türkiye'de yaptıklarıma gelince; Klasik konserlerime hep devam ettim,

Çeşitli enstrümancılarla duo, trio, oda müziği gruplarıyla ve solo olarak da sahnedeydim. Barok müzik alanında da İstanbul'da çok güzel kiliselerde org ve klavsen performansları yaptım. Bu müzikleri Avrupa'da yapmak biraz daha kolay tabii. Bu sebeple geçtiğimiz Kasım ayında Münich'te "Hofkapelle München" barok orkestrası sanatçılarından Angelika Fichter ile keman- klavsen ikilisi olarak güzel bir turne yaptık. Münich'te 6-7 kilisede arka arkaya dönem müziklerini çaldık. İkili olarak konserlerimiz devam ediyor. Türkiye'ye dönersek; Sadece bir "piyanist" ya da "klavsenci" yani "sadece yorumcu" olmak istemedim.

O yüzden işin mutfağına da girmeye çalıştım. Örneğin Mehmet Turgut'un "Ala Portreler" isimli kısa filminin müziğini yaptım ve  bestecilik anlamında da yeterli motivasyonum olduğunu fark ettim. Bu sebeple albümümüzdeki bestelerle de bir piyanistten, bir yorumcudan öte haşır neşir oldum, duyulacak her ses beni derinlemesine ilgilendirdi ve  müziğin tamamına hakim olmaya gayret ettim, düzenlemelerini yaptım.

Senem: Ben de eğitimim süresince Avrupa'da çeşitli şehirlerde önemli opera prodüksiyonlarında başrol oynadım. Bu elbette klasik bir operacı olarak çok tatmin edici. Zira bu prodüksiyonlara öyle kolay girilmiyor. Usta isimlerin buluştuğu zorlu seçmelerden sonra o sahneye çıkmaya hak kazanıyorsunuz.

Uluslararası yarışmalarda birincilikler, sayısız turne ve konserler. Avrupa'da gerçekleştirdiğim önemli performanslara gelirsek; Örneğin; Elisabeth Naske’nin "Der satanarchäolügenialkohöllische Wunschpunsch" operasından Tyrannja Vamperl başrolü ile Graz Oper’de prömiyer yaptım. Ünlü besteci Engelbert Humperdinck’in bestelediği, Jevgenij Sitochin’in sahneye koyduğu, Viyana Taschen Oper ve Graz Oper ortak yapımı olan “Schneewittchen” çocuk operasında Böse Königin rolü ile Avusturya’nın Viyana ve Graz şehirlerinde temsiller yaptım. Eğitimim esnasında böyle kıymetli projelerde yer alabilmiş olmak benim için elbette büyük bir onur. Fazıl Say ile "Ses" eserinin konserlerini ve DVD kaydını yaptım. Yine Fazıl Say'la Viyana'da Gezi Konseri'nde sahneye çıkıp İlk Şarkılar'ını seslendirdim. Mezzosoprano, piyano ve yaylı orkestra için bestelediği Gezi Park III'ün Türkiye prömiyerini yaptım. Türkiye'deki  ve Avrupada'ki performanslarımdan sonra ulusal basında güzel kritikler aldım.

İlk Atlas fikri nasıl ortaya çıktı?

Senem: Biz Avusturya'da tanıştık ve bu fikir "İlk Atlas"tan önce beraber müzik yapma isteğimizle doğdu. İlk başladığımızda eğitimini aldığımız klasik müzikle başladık beraber çalışmaya. Sonra birbirimizi tanıdıkça, edebiyat zevklerimizin, damak tadımızın ortak olduğunu gördükçe "şiirleri neden şarkılaştırmıyoruz?" dedik ve böyle bir projeyi hayata geçirdik.

Öncelikle albümün adı neden "İlk Atlas", özel bir anlamı mı var?

Senem: Albüm adını Metin Altıok’ un "İlk Atlas" isimli şiirinden alıyor. Sevgili dostumuz, kompozitör Ajlan Akyüz de bizim için ilk olarak bu şiiri  besteledi. Bu yüzden ilk Atlas.

İklim: Bir yandan bu albüm bizim ilk atlasımız. O yüzden de "İlk Atlas"

Edip Cansever, Cemal Süreya gibi şairleri yorumluyorsunuz. Neden özellikle bu isimleri seçtiniz?

Senem: Şiirleri seçerken özellikle bu isimler olsun diye yola çıkmadık. Tamamen kendi şiir/ şair zevkimizle bu albümü oluşturduk. Kişisel olarak dilini, duygusunu özümsediğimiz şairler vardır. İklim Cemal Süreya'yı ben Metin Altıok'u kendimize daha yakın hissederiz.

İklim: Yani albümü dinleyenler Senem ve İklim'in sadece müzisyenliğini değil, edebiyat zevklerini de tanımış olacaklar.

Müzik ve şiirin buluşmasını nasıl tanımlarsınız?

İklim: Zor ve çok riskli sanırım. Çünkü her şiirin zaten kendi melodisi vardır. Şiirin ruhunu yansıtabilecek müziği oraya oturtup o dizeleri hissettirmeye çalışmak bence epey riskli. Cesaret istiyor.

Senem: Bir de şiirin okuyan herkes için oluşan farklı melodileri vardır. Ama tüm bu zorluğa rağmen, bilinen bu şiirleri kendi müziğinizle dinleyiciye ulaştırıp kabul görmek günün sonunda çok keyif verici tabii.

Fazıl Say'la çalışmak nasıl bir deneyim oldu?

Senem: Ben Fazıl Say'la çalışmaya okul yıllarımda başladım. Eserlerinin Mezzosoprano partilerini seslendirdim ve seslendirmeye hala devam ediyorum. Kendisiyle çalışmak her zaman ufkumu açmıştır. Bir eseri bestecisiyle çalışmak yorumcu için büyük şanstır ve elbette ciddi bir deneyim.

İklim: Albümün prodüktörü olarak ise hem müzisyen, hem de dostumuz Fazıl Say'la çalışmak bence çok keyifli bir süreçti. Tahmin edebileceğiniz gibi Say çok titiz bir sanatçı, ama asla sizi karanlığa sürekleyen despot bir tarzı yok. Tam aksine hep daha da motive ediyor, güç ve cesaret veriyor. Yapıcı ve yol gösterici. Hakikaten çok şanslıyız.

Her ikiniz de yurt dışında deneyimli isimlerle çalışma fırsatı buldunuz, konserlerde yer aldınız. Türkiye'yle karşılaştırırsanız klasik müziğe olan yaklaşımları sizi nasıl etkiledi?

İklim: Bizler Türkiye'deki kıymetli hocalarımızdan da Avrupa'da çalıştığımız isimlerden de çok şey öğrendik. Müzisyenlik ve dahi sanatçılık insanın kendini yetiştirmesiyle, ömür boyu sürecek bir  "kendine yatırım yapma" prensibiyle, sanatın başka dallarıyla ve hayatın ta kendisiyle devamlı olarak beslenmesiyle var olabilecek olgular. Nihayetinde ne yapıyorsak kendi kendimize yapıyoruz, ya da yapamıyoruz. Yurt dışından aklımıza kazınan şeyler elbette var;

Örneğin; başarısızlığa bahane bulma şansımızın olmadığını orada öğrendik. Disiplini, rekabeti ve bizi oluşturan birçok şeyi...

Biz klasik müziği sevdireceğiz diye bir iddianız var mı?

Senem: Yaptığımız müzik için "klasik müzik" diyemeyiz. Ama yaptığımız müziği sevdireceğiz. 

Beş yıldır beraber çalışıyorsunuz. Piyanist-mezzosoprano uyumunu yakalamak için hangi aşamalardan geçmek gerekiyor?

Senem: Bu işin aşamalı bir sırası yok. Tabii ki alınan eğitim önemli ama "iki kişinin notaları aşan organik uyumu" eğitimle sağlanabilecek bir şey değil.

Biz her şeyden önce çok iyi anlaşan iki dostuz ve bunun müziğimize de oldukça yansıdığına inanıyoruz.

Klasik müziğin elit ve belirli bir kesme hitap ettiği yönündeki genel görüşe ne yanıt verirsiniz?

İklim: Toplumların yaşam tarzlarında ve seçimlerinde sınıfsal kodlamalar büyük rol oynar ve diğer konularda olduğu gibi müzik yapısı ve beğenisine de yansımıştır. Zaten müzik türlerinin çıkışı direk toplumsal dinamiklere dayalıdır Blues gibi, Punk gibi. Çogu insan yaşadığı zaman ve yerle belirlenen müzik türüyle büyürken, kendi yerel kültürü dışında müzik hatta genel sanat keşfinde bulunan insanlar da olacaktır. O keşfetme fırsatı da belki sınıfsal bir olgu, varlık ve eğitim seviyesiyle daha evrensel bir yaşam arayışı başlıyor. Türkiye'de konservatuvarlar, opera, bale ve klasik müzik batıya oranla hem insanlarla daha geç buluştu, hem de "batılılaşma" denen bir kavramla endekslendi. Böylece evrensel olduğu değil de tam tersine sanki batının yerel kültürüymüş gibi algılandı. O yüzden belki de diğer ülkelerden olduğundan daha belirgin bir yabancılık bir mesafe oluyor klasik müzik denince Türkiye'de. "Bizim müziğimiz değil" derken aslında evrensel olup hiçbir yerel topluma ait olmadığını fark edemiyoruz, göremiyoruz.

Türkiye'de klasik müzik alanında kimleri takip ediyorsunuz?

İklim: Tüm dostlarımızı, seve seve ve onurla. Çünkü ülkenin şu şartlarında bana göre hepsi birer şövalye ve muazzam işler başarıyorlar.

Senem: Kesinlikle katılıyorum, küçümsenmeyecek kadar da çokuz. Bence çok umut verici.

Tarzınızdan uzaklaşmaya ne kadar yakınsınız? Yeni türleri denemeyi düşünüyor musunuz?

Senem: Biz bu albümle zaten klasik müzik çizgisinden epey bir çıkıp farklı müzikler yaptık. Albümün sound olarak cazdan rock'a uzanan geniş bir skalası var.

İklim: Bakarsınız ikinci albümde bambaşka şeyler yaparız. Belli mi olur?