Gazetevatan.com » Yazarlar » Hayatla aramızdaki duvarlar

Hayatla aramızdaki duvarlar

23 Temmuz 2016 Cumartesi


‘Kadın edebiyatının ikonu’ sayılan Avusturyalı yazar Marlen Haushofer’in Can Yayınları etiketli romanı Duvar, adeta hayatı kutsuyor.

Hayatla aramda ince bir cam var. Açıkça görmeme ve anlamama rağmen dokunamıyorum hayata,” der Fernando Pessoa ve bir çırpıda Marlen Haushofer’in “Duvar”ını özetler.

“Duvar” yıllar yıllar önce okuduğum bir roman. İlk sayfalarında sıkıldığım, buna rağmen elimden bırakamadığım ve gitgide hastalıklı bir ilişki gibi bağlandığım, bir taşınma sırasında kaybettiğim, derken hatıramdan silinen ve bir gece vakti festival kanalında karşıma sinema uyarlaması olarak çıkan bir roman.

 

Neydi beni bu romana bu kadar bağlayan ve ondan uzaklaşmak için bilinçaltıma sinsice planlar yaptıran? Evet, sinsice bir plan işlemişti bu kayboluşta çünkü bir kitap hiçbir zaman bir kütüphaneden sebepsizce çıkıp gitmez. Gitmesi, rafları, evi terk etmesi istenmiştir. Siz farkında olmasanız da.

Beyin böyledir, başa çıkmamadı mı, gönderir. Ama hayat böyle değildir; bir gece yarısı kaçtığımızı karşımıza çıkarır.

Sahi neydi bu romanı bir nakış gibi ince ince hayatıma işleyen? Sanırım kahramanın doğayla ilişkisiydi, yalnızlığı, arınma serüveni, zamanı yekpare kılan insansızlığı...

Yakın arkadaşım köpek

Ne kadar basitti aslında konu; eşiyle birkaç gün geçirmek için dağ evine giden bir kadının birden tüm dünyada tek başına kalıvermesini anlatıyordu. Topuklu ayakkabıları ile geldiği, kremlerini sürüp yatağa yattığı hayatı, kasabaya ihtiyaçları almak için giden eşinin dönmemesiyle bir anda değişiyordu.

Korktuğu, yaklaşmaktan bile çekindiği bir köpekle baş başa kalıyordu. Eşini aramak için yola koyulup, önüne görünmeyen bir duvarın çıktığı bir dünyaya hapsolmuştu. Nereye gitse bu duvar çıkıyordu karşısına. Ardını görüyordu, sanki camdandı ama geçebileceği tek pencere yoktu.

Bir süre sonra duvarı geçmekten vazgeçmişti. Artık köpek en yakın arkadaşıydı. Korkmuyordu ondan. Doğa da ilaçlanacak, böceklerinden kaçınılacak bir yabancı mekân değil, eviydi. Toprağı ekip biçmeye başladığında artık topuklu ayakkabılarının yerinde botlar, manikürlü tırnaklarının yerinde ise nasırlar vardı. Bir gün bir hamile inek ve kedi de çıkıp gelmişti hayatına. Böyle böyle doğayla konuşmayı öğrenmişti.

Günler, geceler hep günlüğüne tuttuğu notlarla, karnını doyurmak için toprağı ekip biçmesiyle, doğayla mücadele verip aynı zamanda onunla konuşup dertleşmesiyle geçiyordu.

Artık kabullenmişti bu duvarı ve artık ondan rahatsız değildi. Çünkü anlamıştı; yıllar yılı o zaten büyük ve görünmez bir duvarın içinde, toplumun ilmik ilmik ördüğü kadın kimliği ile çok daha büyük bir hapishanede, görünmeyen duvarların arasında yaşamıştı.

2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing’in, “Ancak bir kadın tarafından yazılabilirdi,” dediği “Duvar”, sadece bir kadının kendini keşfi olarak değil; insan ve doğa arasına giren o büyük duvarları görmek isteyenler için de unutulmaz bir okuma olacak.