Gazetevatan.com » Yazarlar » İlk röportajım BeşiktAşk’tı

İlk röportajım BeşiktAşk’tı

21 Mayıs 2016 Cumartesi


1989-90 yılları olmalı.

Lise son sınıf öğrencisiyim. Bir de Beşiktaşlı.

Kısa boylu olmama rağmen sınıfın arkadan ikinci sırasında oturuyorum ve hemen her gün okula geç kalıyorum. Çünkü yolda muhakkak bakkala girip o günkü tüm gazetelerin spor sayfalarına bakıp Beşiktaş’la ve Metin Tekin’le ilgili haberleri tarıyorum.

O yıllar tribünlerin, “Bir, iki, üç gol yetmez, Dört beş, altı olsun Metin-Ali-Feyyaz koşsun Beşiktaş’ım şampiyon olsun” diye marşlar söylediği o güzel yıllar.

Ben de babadan Beşiktaşlı kızlardanım. Her maçı birlikte seyrediyoruz. Bağırıyoruz, çağırıyoruz, bazen o küfrediyor, ben de içimden onu taklit ediyorum. Ama babamdan farklı olarak ben bir de Metin Tekin hayranıyım. Ama bu hayranlığımın bir ergen sancısı olduğunun sanılmasını da istemem.

Beni etkileyen, Metin Tekin’in diğer futbolculardan farklı olarak bir hikâyesinin olmasıydı. Onun, küllerinden yeniden doğan bir direnişçi olması.

Metin Tekin, namı-diğer Sarı Fırtına, Beşiktaş’ın Sakaryaspor’la karşılaştığı Türkiye Kupası maçında Turan Sofuoğlu ile hava topuna çıkmış, iki futbolcu havada çarpışmıştı. Hastaneye kaldırılan futbolcunun durumu o kadar ağırdı ki, “öldü” söylentileri bile yayılmıştı. Tam bir yıl sürmüştü sahalara dönmesi. Ancak iyileşmesi, kadroya girmesi anlamına da gelmiyordu. Çünkü teknik direktör Gordon Milne’nin de gözüne girmesi gerekiyordu ki, ünlü teknik adamın futbolcusuna şans vermeye pek de niyeti yoktu. İşte okul yollarında ben, Metin Tekin’in kimi zaman tek başına yaptığı antrenmanları, mesleğine olan tutkusunu, hayata dönme mücadelesini, Gordon Milne’nin inadını kırışını, ürkmeden kafa toplarına çıkabilir hâle gelişine dair haberleri, Ali ve Feyyaz’la birlikte Beşiktaş’ı adım adım şampiyonluğa taşımasını bir solukta okuyordum. Hem de arkadaşlarım tarafından küçümsenmeyi göze alarak. Malum ben “kızdım”, futbol bir “erkek” işiydi.

Bu arada tüm liseliler gibi yaşadığım mahalle, okul bana dar geliyordu. Biz de bir-iki kız arkadaşla gazete çıkarmaya karar vermiştik. Adını Ömer Seyfettin’in çıkardığı dergiden habersiz “Genç Kalemler” koymuş, A3 fotokopici bulmak için okulu kırıp Beyazıt’a gitmiş, şiirler, öyküler yazmış, resimler yapmıştık. El yazısıyla yazılan bir gazeteydi bu ve, inanın, mizanpaj diye bir şeyin varlığını haberdar olmadığım için bunu yapmak çok zordu.

İşte bu gazeteye haber ararken birden aklıma parlak bir fikir gelmişti. Bu gazetenin bir de spor sayfası olmalıydı! Ve buraya Metin-Ali-Feyyaz ile yapılan bir röportaj çok yakışırdı.


Nasıl oldu hatırlamıyorum ama benim kişiliğimin tam zıddı olan yakın arkadaşım Ayşe’yi (bir zarafet ve hanımefendilik abidesiydi ki, hâlâ öyle) ikna etmiş, okulu kırarak Fulya’ya gitmiştik. Üzerimizde okul formaları, cebimizde iki otobüs bileti, acıkırsak diye evden getirdiğimiz sandviçlerle Fulya tesislerinde bulmuştuk kendimizi.

Bulmuştuk ama nasıl olacaktı bu iş? Saatlerce bekledikten sonra öğrenmiştik ki o günkü antrenmana MAF katılmayacaktı. Neyse deyip bir hafta sonra yine gelmiştik. Ancak takım şampiyonluğa ilerledikçe Fulya tesislerindeki kalabalık da artıyor ve “iki küçük kadın”ın bu ünlü futbolculara yaklaşması bile imkânsızlaşıyordu. Birkaç sefer daha gidip geldikten sonra, nasıl olduğunu hâlâ hatırlamıyorum ama Şifo Mehmet’i bir şekilde yakaladığımı ve randevu almayı başardığımı hatırlıyorum. Artık ne dediysem! (Kendisine buradan binlerce kez teşekkürler, genç ve amatör bir muhabirin hevesini kırmadığı için.) Artık okula gidişimizi, olup biteni ballandıra ballandıra anlatışımızı siz düşünün. Ancak tam da o sırada her ay bir sınıfın çıkardığı okul gazetesinde sıra bizim sınıfa gelmişti. Bu yüzden öğretmenlerimiz devreye girmiş ve röportajımız bizim henüz yayın hayatına bile başlayamamış amatör gazetemizden alınıp okul gazetesine verilmişti. Biz de Ayşe ile öylece sus pus kalmıştık. Üstelik Ayşe başka sınıftaydı. Bu yüzden röportaja imza da atamayacaktı. Ama dediğim gibi, o benim aksime tam bir hanımefendi olduğundan, “Önemli olan senin gitmen çünkü ben sadece sana eşlik etmek için geliyordum,” demişti.

Böylece iki sınıf arkadaşımın da imza atacağı bir röportaj için tekrar Fulya’ya gitmiştim. O gün tesislerin bekleme odasında Şifo Mehmet’i beklerken bir ara Metin Tekin’i görmüş, ok gibi yerimden fırlamış, ancak onu röportaja ikna edememiştim. Ne yazık ki işi aceleydi. Ama Şifo ile yaptığımız röportaj sonrasında Ali ve Feyyaz’a da ayaküstün bile olsa birkaç soru sormayı başarmıştık.

Beşiktaşımız’ın #ŞerefiyleHakkıyla #SebAtederek kazandığı şampiyonluk sonrası, Metin Tekin ile çektirdiğim fotoğrafımı bulunca bu güzel günü anımsadım.

Çünkü yedi yıl sonra Beşiktaş’a şampiyonluğu getiren bu kadro bana Metin-Ali-Feyyaz’lı efsane yılları hatırlatıyor. Güzel futbolun, takım ruhunun, arkadaşlığın en az kazanmak kadar önemli olduğu o yılları… Hatta daha da önemli olabildiği… Zira ben de son üç yıldır, okul yolunda gazeteleri tarayan o genç taraftar gibiyim. “Gomez gider mi kalır mı” diye endişelenen, “kaleci sorununu nasıl aşacağız” diye meraklanan, totemler yapan, uğur getirsin diye çantasında forma taşıyan, çArşı'ya selam eden… 

Bugün lise arkadaşım Ayşe’nin Fulya tesislerine bakan bir evde oturması ve benim de gazeteci olmama gelince… Sanırım bu da hayatın sırlarından biri. Sanırım biz iki küçük kadın, o zamanlar Beşiktaş tesislerine gidip gelirken aslında yıllar sonrasına uzanan bir yolun ilk adımlarını atıyormuşuz farkında olmadan.