Gazetevatan.com » Yazarlar » Kullanılmayan, bozuk eşya fazlalık değil eksiktir

Kullanılmayan, bozuk eşya fazlalık değil eksiktir

12 Mayıs 2016 Perşembe


Görmediğimiz, bir yerlere sakladığımız hatta tıkıştırdığımız eşyalar vardır. Dolap diplerindeki, yatak altlarındaki ya da pencere ile gardrop arasındaki aralığa sıkıştırılmış poşetler gibi. İçlerinde terziye gitmeyi bekleyen veya ihtiyaç sahiplerine verilmeyi bekleyen eşyaların durduğu poşetler. Büyük bir temizlik anında tasniflenmiş ama yarım kalmış, fiilini bulamamış bir cümle gibi konduğu yerde kala kalmış poşetler…

 
Yahut bozuk eşyalar vardır. Sapı çıkmış vidalanmayı bekleyen bir tencere ya da tava. Tamirciye götürülse iki dakikada, iki kuruşa yapılacak küçük tost makinesi veya bozulduğu için dolap niyetine kullanılan fırın, bağlantı yerleri aşınmış şarj aletleri, artık sürahi gibi kullanılan su ısıtıcı, uzundur berbat kahve yapan makina, sürekli atlayıp zıplayan DVD player… Veya defterler… Birkaç sayfasına yazılmış, sonra bir diğerine geçilmiş defterler. Tükenmiş kalemler, kaplarını kaybetmiş CD’ler ya da CD’sini kaybetmiş kaplar, biriken gazete ve dergiler… Tükenmekte olan bu yüzden hevesinizi kaçıran makyaj malzemeleri, azıcık kalmış deodorantlar, parfümler, şampuanlar… Her eve göre değişen kullanılmayan, varlık gösteremeyen eşyalar… Öylece yerlerinde duran, bir gün farkedilmeyi bekleyen, fark edildiğinde çoktan çöp olmuş eşyalar… Dediğim gibi belki bazılarını çok iyi saklamış, gözümüzden uzakta saklıyor olabiliriz. Ama inanın, onlar bile bize bir şekilde varlıklarını hissettirir. Çünkü eşyaların kullanılmadıkları zaman ağırlaşmak ve bu ağırlığı yaymak gibi garip bir huyu vardır. Kağıtlara, kumaşlarla kat kat sarılsalar, kutulansalar da bir şekilde tozlanırlar ve bu toz ne yapıp eder ve omuzlarımıza çöker.
 

Minimal yaşam.

 

İlkgençlik yıllarımda, dolu dolu evler severdim. İtalyan usulü. Gezdiğim, gittiğim yerlerden aldığım masklar, tuhaf müzik aletleri, ilginç objeler doldururdu evi. Eh bir de kitaplar… Bir türlü hiçbir şeyi atmaya kıyamazdım ya da vazgeçemezdim. Kırık bir fincan yıllarca yapıştırılmayı bekleyebilirdi. Ve tahmin edeceğiniz üzere, bir gün kırık parçası kaybolana kadar da beklemeye devam ederdi.


Ancak hayat pek çok şey gibi vazgeçmenin rahatlığını da öğretiyor.

Gerçek şu; kırık bir fincan kırık bir fincandır.

Felsefeci ve dilbilimci Wittgenstein “yırtılmış yırtılmış olarak kalmalı” der. Çünkü siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın, en iyi tutkalı kullansanız da yırtılmış parçalar birleştirildiğinde bir iz kalır.

Fincan kırıktır. Derisi soyulmuş ayakkabı ne kadar boyansa da derisi soyulmuş ayakkabı, kumaşı yıpranmış elbise yamalı olacaktır. Küçük tamirlerle tekrar hayata dönebilecek eşyalarınızı ya hemen bugün yerinizden tamirciye, terziye kısaca “hastanesi” nereyse oraya götürün ya da bir eskiciye yahut ihtiyacı olana verin. Ama uzatmayın. Çünkü orada durdukları sürece inanın, yenisini alamayacaksınız. Siz onu, o da sizi kendisine bağlayacaktır. Sanacaksınız ki; “beyaz kot pantolonum var” ya da “bir fırınım.” Halbuki yok. Çünkü uzundur ev böreği yemiyorsunuz veya beyaza çok yakışacak o gömleğinizi mevsimi gelip geçtiği halde hala giymediniz.

Kullanılmayan eşya fazlalık değil eksiktir.

Bu yüzden “dönemsel temizlikler”i çok severim. İnsanı yeniler. Safra attırır. Elindekileri yeniden hatırlatır, ona küçük aşklar yaşatır. Hızla terziye, tamirciye götürür. Ama yıllardır öylece duran, “belki şöyle yaparsam kurtarırım” dediklerinizi bir an bile düşünmeyip atın.

Sadeleşin. Ve yapabiliyorsanız bunu insan ilişkilerinizde de yapın. Bazı ilişkilerin terzisinin, tamircisinin olmadığını kabullenin ve çıkartın onu hayatınızdan. Vazgeçmenin rahatlığını yaşayın. Biliyor musunuz, o zaten yok. Çünkü siz çok uzundur fırında yemek pişirmediniz. Bence hiç uzatmayın, kaldırıp atın ve hep ertelediğiniz o pikniğe gidin!