Gazetevatan.com » Yazarlar » Yazarı altın kafese koymuşlar...

Yazarı altın kafese koymuşlar...

Bazen bir ilişki ya da evlilik görünmez kafeslerle çevrili bir hapishaneye dönüşebilir...


Size “dışarı çıkamazsın” diyen yoktur, üzerinize kapı kilitleyen de. Üstelik eşiniz de siz de eğitimli kişiler hatta ünlü sanatçılarsınızdır. Ama işte gün gelir ve kendinizi banyo aynasının önüne kişisel eşyanızı bile koyamadığınız bir evde buluverirsiniz. “Olmaz” demeyin çünkü hayat bazen insana tuhaf oyunlar oynar; sınırlarınızı sınamak ister gibi.

Tıpkı Nazlı Eray’ın “Tozlu Altın Kafes”te anlattıkları gibi. “Tozlu Altın Kafes” Nazlı Eray’ın Yaşlı Ejder takma ismiyle bahsettiği ve altı yıl süren Metin And ile olan evliliğini de anlattığı ve bu hafta piyasaya çıkacak olan anı kitabı.

İki yıl önce yitirdiğimiz Metin And, Türkiye tiyatrosunun en önemli isimlerindendi. Sanat tarihi alanındaki çalışmalarından, illüzyon sanatına olan katkısından, opera ve tiyatro eleştirilerinden ötürü kendisinden tek sıfatla bahsetmenin mümkün olmadığı kişilerdendi. Ancak onu bu kez, bir eş hem de sıra dışı bir eş olarak okuyacağız. İşte çok konuşulacak olan bu kitaptan birkaç bölüm:

EVDE BULUNAN BÜYÜLER

Marketten bir koku giderici almış, tuvaletin kubur kısmına takıyordum. Ufak delikten elime sürünerek jöle gibi bir şeyin kayıp geçtiğini hissettim. Kimin oraya attığını tahmin ettiğim bir büyüydü (domuz yağı topağı içinde bir sabun) bu. (Metin And’ın eski eşini veya kızını kastediyor.)

Evin pek çok köşesinde tesadüfen bulduğum değişik büyüleri, muskaları, içine donmuş yağ doldurulmuş ceviz kabuklarını, heladaki yağlı sabunu hep hatırladım. Ne tuhaf şeylerdi. Ama beni tedirgin etmeyi başarmışlardı.

Yeşil yapraklı çiçeğin dibine bir şişe suyu yavaş yavaş boşaltmıştım. Çiçek suyu emerken toprağın üstüne üç muska çıkmıştı. Besbelli birisi gömmüştü onları oraya. Ejder’e gösterdim. “Uğraşma böyle şeylerle” dedi. “Muska değil onlar. Gösterme bana” dedi. O zaman çok yalnız olduğumu anlamıştım. Şimdi düşünüyorum da, belki karısının huyunu biliyordu. Kızı eve girebildiği için koyuyordu o muskaları bir yerlere.

EŞYALARA DOKUNAMAZDIM

Yaşlı Ejder’i anımsarken, Protokol Yolu’ndaki o büyük evi hatırlamam çok doğal. Bütün odaları, her yanı kitap ve kasetlerle dolu, dev yeşil yapraklı bitkilerin bulunduğu o karmakarışık salonu, akmış, eskimiş tülleri, kenarları tırfillenmiş koyu renk tozlu kadife perdeleri, salonun bir bölümüne yerleştirilmiş çeşitli boy ekranları, sigara yanıklarıyla dolu her zaman oturduğu o büyük koltuğu unutmama imkân yok. Hiçbir tutsak hapsedildiği mekânı unutamaz ve oranın etkisinden kolay kolay kurtulamaz. Ne çok şey vardı bu hapishanenin içinde. Dünyanın en heyecan verici kitapları rafları dolduruyordu, bütün bir duvar eşsiz filmlerle doluydu. Hiçbirine dokunamazdım. Yaşlı Ejder hiçbir şeyini elletmiyordu. Oraya hiçbir zaman “evim” diyememiştim. Evim olmamıştı orası benim. Hiçbir şey bana ait değildi.

PARA, PARA, PARA

Gazete parası, temizlikçi Sevim’in parası, yapılması gereken doğalgaz borularının parası, viski parası. Ejder hep para konuşuyor. Manidar konuşmalar. “Para ver, para ver” der gibi bir şey bu konuşmalar. Herkes beni saray gibi bir evde yaşıyor biliyor. Belki de Ejder’le parası için evlendiğimi zannedenler bile var. Oysa her şey çok değişik. Bu para için yapılmış bir evlilik ama bunu planlayan o...

Kimseye anlatamıyorum. Gelinliğimi ve tüllü düğün şapkamı ben kendim aldım. Düğün yemeğinin parasını da bana verdirtmişti. Balayımızda da otelin parasını bir gün o, bir gün ben ödemiştim.

EVLATLIKTAN REDDİ

Yaşlı Ejder evliliğimizin ilk günü bana şöyle demişti: “Benimle ilgili bazı şeyler duyabilirsin. Onun için gerçekleri sana anlatacağım.1958 yılında Atatürk Bulvarı’nda, gece zamanı bir kaza oldu. Üç kişiydik. Annem (analığı) Sevda And (Tunalı Hilmi’nin kızı, Kavaklıdere şaraplarının kurucusu Cenap And’ın eşi) ve bir hanım arkadaşı (Vedide Baha Pars) ve ben. Ok gibi bir araba geldi. Ben kaçabildim. Fakat Sevda Hanım ve arkadaşı kaçamadı. Vedide Hanım ölmüştü. Sevda Hanım yaralıydı.

Kucaklayıp hastaneye götürdüm onu. Hastanede öldü. Bütün mirası bana kalmıştı. Tabii dedikodular başladı. Benim onları arabanın altına ittiğim söylentileri aldı, yürüdü.

Bu Cenap Bey için bulunmaz bir fırsattı. Beni evlatlıktan reddetti. Bütün hayatım mahkemelerde, davalarla geçti.”
(Nazlı Eray’ın kitabı Doğan Kitap’tan bu hafta piyasa çıkacak.)



Evin her yanı kitaplarla film kasetleriyle doluydu. Yeni eşya alamaz, olanlara da dokunamazdım.