Biz böyle acı çekerken katillerimiz dışarıda geziyor

18 Ağustos 2019 Pazar - 8:46 | Son Güncelleme : 18 08 2019 - 8:46

Okuyacağınız bu yazı 17 Ağustos 1999 depreminde yaşanan dramatik hikâyelerden yalnızca biri. Gölcük’ün merkezinde, bitişik apartmanlarda yaşayan, birinin apartmanı diğerinin üzerine devrilen komşu iki ailenin hikâyesi... 20’nci yıldönümünde, Marmara depremini bizzat yaşamış kişilerle hayatın o günden bugüne nasıl geçtiğini konuşmak için Gölcük’teyiz.


Gökyüzünün gri, havanın da basık olduğu bir günde geliyoruz. Özlem Gökçek, ‘Deprem Konutları’ olarak da bilinen Şirinevler Sitesi’ndeki evlerinin kapısını açarken, “Biz böyle basık havalardan korkarız” diyor... 
 
Özlem ve Bahadır Gökçek çifti doğma-büyüme Gölcüklü. Özlem Hanım tiyatroyla ilgileniyor. Bahadır Bey ise tersanede çalışıyor. 1999’da henüz bir yıllık evli çiftlerdi. Merkezde, işlek Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi’ndeki Gayret Apartmanı’nın birinci katında oturuyorlardı. O akşam arkadaşlarıyla piknik yapmış, geç saatte eve dönmüşlerdi. Özlem Gökçek, deprem anını şöyle anlatıyor: “Sallantıyla uyandık. Aslında çok hayal meyal hatırlıyorum. Eşimle birbirimize sarıldık. Üst kat, bir anda yanımıza düştü. Şanslıydık, başımıza parça isabet etmedi. Tesadüfen bir ‘hayat üçgeni’ içinde kaldık. Deprem sona erdikten sonra bir yerden hava geldiğini hissettim. Oraya doğru süründük ve kendimizi enkazdan çıkarmayı başardık.” 
 
Gökçek çifti, enkazdan dışarı çıktıktan sonra ay ışığının aydınlattığı sokaklarında dehşet verici bir manzarayla karşılaştı. Yandaki apartman kendi apartmanlarının üzerine yıkılmıştı. Üstelik komşuları da kendileri kadar şanslı değildi. Yıkılan apartmanlarında bir anda bir patlama gerçekleşti ve pek çok kişi yanarak can verdi. Özlem Gökçek, “Apartmanımızda oturan 100 kişiden en az 40’ının kesin olarak öldüğünü biliyorum. Patlamayla tüm katlar iskambil kâğıtları gibi çöktü. Çıkan yangını günlece söndüremediler. Çoğu insan sevdiklerinin yalnızca kemiklerini alabildi. Binalar birbirine öyle bir vurmuş ki apartmandaki cesetler birbirine karıştı. Hiç bulunamayanlar oldu” diye anlatıyor.
 
Ganimet peşinde koşanlar vardı
 
Ancak dehşet sadece kendi binalarıyla sınırlı değildi. Gökçek, etraflarındaki manzarayı şöyle tarif ediyor: “Korku filmi sahnesi gibiydi. Herkes bir tarafa koşuyordu; bağıran, ağlayan, çırılçıplak insanlar... Hayvanlar ayrı koşuyor. ‘Kıyamet herhalde böyle bir şey’ diye düşündük. Her yer enkaz. Askeriye lojmanlarında oturan ailemin yanına gitmeye çalıştık. Bu arada eşimin üzerinde yalnızca bir külot, bende gecelik vardı. Ayaklarımıza camlar saplanmış, fark etmemişiz. Askeri lojmanlarda hiçbir hasar olmadığından bize ne olduğunu tam anlayamadılar. Askeriyenin Değirmendere tarafında büyük yıkım olmuş. Ondan da bizim haberimiz yoktu. Kavaklık’a kadar çökmüş, yıkılmış binalar...”
 
Biz böyle acı çekerken katillerimiz dışarıda geziyor
 
Bahadır Gökçek’in ailesinin mahallesinde de durum farksızdı: “Evimizi tanıyamadım. İki apartman birbirine girmiş, biri tamamen yıkılmıştı. Depremleri televizyonda görüp ‘Vah vah’ der, geçerdik. İçindeyken gerçek bir kıyametmiş. TÜPRAŞ da yanmaya başlamıştı. Patlama olursa Körfez’in yok olacağı söylentisiyle herkes dağlara kaçtı. Dehşet bir kaos vardı. İnsanlar yarınını tahmin edemiyordu. Biz kaçmadık, ailemin tek katlı evinde kaldık. İnsanlar kayıpları konuşurken, ‘Bizde sekiz kişi öldü ama dördünü bulabildik’ diyordu. Ölenlerin bir kısmını bulabilmek, cenazeleri toprağa verebilmek büyük bir şanstı. Kepçelerle insanlar atıldı. Askeri hastanenin bahçesine soğuk hava konteynerleri geldi. Üst üste cesetler görmek olağanlaşmıştı. Tabii bir de ganimet peşinde olanlar vardı. Evlerin pencere doğramaları sökülüyordu. Hırsızlığın haddi hesabı yoktu. İtiraz edenlere, ‘Canınızı kurtardığınıza sevinmiyor musunuz?’ diyorlardı! Evi yıkılmayıp canına bir şey olmayanlar da yardım sırasındaydı. Daha sonra apartmanımıza bakmaya gittik. Geriye yalnızca bir tek çorap ve bir kırlent kalmıştı. İnsanlar canlarını ve ailelerini kaybetti. Biz de geçmişimizi kaybettik. Elimizde eskiden kalma tek bir resmimiz yok. Yeni evli olduğumuzdan borçlarımız vardı.”
 
Öldüren deprem değil bina
 
Çift, iki ay başka bir çiftle çadır paylaştı. Sonra aldıkları kira yardımıyla iki katlı bir evin çatı katını tuttu. Özlem Gökçek, “Köpeği bağlasanız durmayacak bir yerdi ama üzerindeki kontrplak çatı bize kendimizi güvende hissettiriyordu. Geceleri çok korkuyorduk, sabaha kadar oturuyorduk” diye anlatıyor. Depremden iki yıl sonra, 2001’de Dünya Bankası hibesiyle inşa edilen ve halen oturdukları Şirinevler Sitesi’ne taşındılar. Şimdi 13 yaşında olan kızları Öykü de burada doğdu. Bahadır Gökçek, şehirdeki bütün enkazın kalkmasının en az 10 yıl sürdüğünü anlatıyor: “Aslında olağandışılık şimdi bile devam ediyor ama ilk iki sene çok yoğundu. Mahkemelik olan binalar sebebiyle üç yıl öncesine kadar şehirde hâlâ enkaz da vardı. Pek çok insan normale hiç dönemedi. Biz de dönemedik. Tanıdığımız insanların yüzde 80’i öldü. Hayatta kalanların çoğu şehri terk etti. Biz gitmek istemedik. Ailelerimizi bırakamadık. Zor günlerdi. Gölcük’te artık kimseyi tanımıyoruz. Bedava yemek ve teşviklerle iş imkânı var diye dışarıdan çok göç aldı. Depremden sonra yeni bir Gölcük inşa edildi. Eskiden meyve bahçesi olan tepelere beş bine yakın konut yapıldı. Depremden sonraki ilk birkaç yılda üç katın üzerinde binaya izin vermiyorlardı. Şimdi gezin, eskisinden beter vaziyette. O zamanki yıkıntıya neden olan sistematik sorunlar fazlasıyla devam ediyor. Eskiden dönercilik yapan adam şu an mütteahitlik yapıyor. İnsanlar günah keçisi kimi buldularsa ona kızdılar. O da Veli Göçer oldu. Bir de ‘Allah’tan gelen’ dediler... İnsanları öldürenin deprem değil bina olduğu anlaşılamadı.”
Günlerce kulağımızdan kum parçaları çıktı
 
Gökçek çifti, “Depremden sonra bizim için bir daha hiçbir şey tam olmadı. Herşeyi yarım yaşıyoruz” diye anlatıyor: “Üç Gölcüklü bir araya gelsin, mutlaka depremin konusu açılır. Eski Gölcük hatıralarını konuşuruz. Yeni bir binaya girdiğimizde ilk iş, kaçış yollarına bakarız. Gecelerden korkarız, geceleri köpek ulumasından korkarız. Bir dönem her gece 3’te uyanıyorduk. Boğucu hava ve güneş tutulmaları da bizi korkutur. İstanbul fobimiz var. Çevremizde antidepresan kullanmayan yok. Şu anda hâlâ karanlıkta yalnız kaldığımızda o akşamki patlama ve duvarların yıkılma seslerini, insanların çığlıklarını duyuyoruz. O kadar taze. Rüyalarımızda tekrar yaşıyoruz. Olaydan günlerce sonra bile kulaklarımızdan kum parçaları çıktı. Kızımız bu anlattıklarımızdan sıkılıyor. Bizimse eski evimizin önünden her geçtiğimizde burnumuzun direği sızlıyor. Deprem yıldönümlerinde tatbikatlar yeniden gündeme geliyor. Bu bize gülünç geliyor. Eğer bina kötüyse hiçbir şey işe yaramaz. Şu an insanların zihninde deprem, yine sadece televizyonda izledikleri bir olaya döndü.”
 
**HAYALET MAHALLELER**
 
Enkaz bina kalmamış ama şehrin merkezinde bir zamanlar kalabalık sitelerin olduğu arazileri vahşi otlar kaplamış. Hayalet mahalleler oluşmuş. Depremin insanların ruhundaki yara izleriyse ilk günkü kadar taze. Girdiğimiz her dükkânda, her köşe başında karşılaştığımız insanların en az bir kaybı var. Çoğu, duygusal ağırlığı dayanılmaz olduğundan geçmiş hakkında konuşmamayı tercih ediyor.
 
İstanbul’a 20 dakika kala iç kanamadan...
 
Gökçeklerin evinin üzerine yıkılan binanın adı Zafer Apartmanı’ydı. Burada, Gökçek çiftinin de tanıdığı Canan ve Şevket Bayrak çifti oturuyordu. 
 
Şevket Bayrak, donanmadan emekli olmuştu. Emeklilikten sonra bu apartmandan bir ev sahibi olmuş, yeni dairelerini heyecanla dayayıp döşemişlerdi. Dört çocukları vardı; Çiğdem, Özlem, Volkan ve Songül. Çiğdem ve Özlem evlenip yuvadan uçmuştu. Biri İstanbul’da, diğeri İzmit’te yaşıyordu. Songül o sene liseyi bitirmiş, ilk tercihi olan Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazanmıştı. Volkan, bir yıllık astsubay çavuştu. 16 Ağustos, 21’inci doğum günüydü. 
 
O akşam da evde ufak bir kutlama yapıldı. Canan Hanım’ın aldığı pasta kesildi. Hediyeler açıldı. Sonrasında herkes odasına çekildi. Gece yarısı gelen korkunç deprem, Zafer Apartmanı’nı yerle bir ederken Bayrak ailesinin hayatını da paramparça etti. Enkaz altından kendi çabasıyla ilk Volkan çıktı. Ardından annesi Canan Bayrak kurtarıldı. Anne-oğul aynı feribotla İstanbul’a götürülmek üzere yola çıktı. Canan Bayrak komadaydı. Enkazdan yürüyerek çıkan ve “Annemi, babamı kurtarın!” diye bağıran Volkan, İstanbul’a varmaya 20 dakika kala iç kanamadan hayatını kaybetti. Şevket Bayrak, helikopterle Ankara’daki GATA Hastanesi’ne götürüldü. Ailenin en ufak kız çocuğu Songül Bayrak’ın cenazesi enkazdan üç gün sonra çıkarılabildi. 
 
Ev o kadar çürükmüş ki sallanmadık bile
 
Aradan geçen 20 yıl, Canan Bayrak’ın acılarını hiç dindirmemiş... Dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın yaptırdığı deprem konutundaki evinin kapısını, “Bugün oğlumun doğum günü!” diyerek gözyaşları içinde açıyor. Bizi eşinin odasına alıyor. Şevket Bey, depremden sonra sağlığına hiçbir zaman tam anlamıyla kavuşamamış. Dört yıl önce de alzheimer teşhisiyle tamamen yatağa bağımlı hale gelmiş. 
 
Odanın ortasında kocaman bir pasta duruyor. Canan Hanım, “Bugün oğlumun doğum günü. Oğlumun doğum gününü kutluyoruz. 41 yaşında olacaktı” diyor.
 
Eşim ağlaya ağlaya alzheimer hastası oldu
 
Pastanın mumlarını üfledikten sonra güçlükle konuşarak anlatıyor: “20 yıl bizim için hiç iyi geçmedi. Gördüğünüz gibi eşim ‘Çocuklarım’ diye ağlaya ağlaya alzheimer oldu. O günü çok az hatırlıyorum. Oğlum nöbetçi kalacaktı ama bana, ‘Anne, doğum günü izni verdiler’ demişti. Pasta ve hediyeler aldım. Sonra odalara çekildik. Bizim ev o kadar çürükmüş ki sallanmadık bile. Olduğu gibi çöktü. Sadece kuyu gibi bir yerde baştan sona Ayet-el Kürsi okuduğumu hatırlıyorum. Allah bana o gücü verdi. Ben uzun süre hastanede kaldım. Böbreklerim tedaviye cevap vermiyordu. Çocuklarımı kaybettiğimi aylar sonra öğrenebildim. Üzüntüden hipoglisemi hastası oldum. Aniden düşüp bayılıyorum ama çocukların emaneti olan babalarına iyi bakmak zorunda olduğumdan dayanıyorum. Tek yardımcılarımız iki büyük kızım ve damatlarımdı. Bizi onlar bulup başımızda beklemiş. Oğluma askeri tören yapıp Hasdal Şehitliği’ne götürmüşler. Kızım burada Mahmuriye Köyü’nde.”
Biz böyle acı çekerken katillerimiz dışarıda geziyor
 
Biz acı çekerken katillerimiz dışarıda
 
Canan Hanım, “İdeallerimizi, hayallerimizi çaldılar!” diyerek devam ediyor: “Oğlum işe yeni başlamıştı. Çok yakışıklıydı. Uzun boyu, yeşil gözleri vardı. Her sabah arkasından dualar okurdum. Çıktıktan sonra balkondan ‘Oğluuum, Volkan!’ diye seslenirdim, kızardı bana. Kızlarımı da hiç sıkmazdım. Arkadaş gibiydik. O kadar güzel bir hayatımız vardı ki... Evimizi severek, beğenerek aldık. Yeri merkeziydi, okullara yakındı. Mimar ve mühendisler yaptığına göre ‘Sağlam bir projedir’ diye düşündük. Nereden bilebilirdik deniz kumundan yapıldığını... İçinden demir çıkmadı, çimento çıkmadı. Demirsiz, çimentosuz bina olur mu? Deniz kumuyla bina yapılır mı? Yazık değil mi bu çocuklara... Üstelik, biz böyle acı çekerken katillerimiz dışarıda. Ellerini kollarını sallayarak geziyor ve başka çürük binalar yapıyorlar. Gölcük bölgesinde temeli oynamış evleri alladılar pulladılar. Yeni gelenler ve öğrenciler bilmiyor, onlara satıp kiralıyorlar. Bu olanlar Allah’tan değil, kuldan! Hırsızlıktan oldu. Ranttan oldu. Halen kızıyorum çünkü sistem bozuk. Hak, hukuk yok. İnsan hayatına hiç önem verilmiyor.” 
 
Canan Hanım, bize evlerine verilen ‘çürük raporu’nu gösteriyor. Üzerinde şu cümleler yer alıyor: “İnşası sırasında eksik malzeme kullanımı ve yapım hatası nedeniyle, yumuşak zeminde deprem şartlarına uygun olmaması nedeniyle binanın tamamı göçmüş.”
 
Dolapta asılı üniformalar
 
Bayraklar’ın evinden geriye hiçbir eşya kalmamış. Canan Hanım’a iki çocuğundan kalan tek hatıra 2008’de Anneler Günü’nde çektikleri bir fotoğraf... Bir de Volkan’ın görevli olduğu gemiden aileye yolladıkları resmi kıyafetleri. Canan Hanım, dolapta özenle asılı üniformaları hiç yıkamamış. Özlem gidermek için onları kokladığını söylüyor: “Dolabı açtığımda oğlumun kokusu geliyor. Oğlumun sevdiği bir kız vardı... Bir kupon mağazasında çalıştığını duymuştum. Onu görmeyi çok istedim ama maalesef olmadı. Çok aradım ama bulamadım. Acı hiç geçmiyor. Zaman bizim için durdu. Özlem duygusu çok kötü. Biliyorum sonunda kavuşacağız ama keşke bari en azından rüyamda onları görebilsem...” (Hürriyet)
 
 

ETİKETLER