Gazetevatan.com » Yazarlar » Kâdim topraklarda...

Kâdim topraklarda...

26 Nisan 2014 Cumartesi

Fotoğraflar: Tolga EŞİZ


Göbeklitepe’yi duydunuz mu? Dünyanın, bilinen en eski mâbedi... 13 bin yıllık... İlk olarak bundan 15-20 yıl önce, tarlasını karabasanla süren Mahmut Kılıç’ın bulduğu bir “oymalı taş” sayesinde gün ışığına çıkan, yeryüzünün en eski dini yapılar topluluğu... Aynı zamanda dünyanın en büyük tapınma alanı... Tarihi MÖ 11 bin yıllarına dayanan bu kâdim ibadet yerleşkesi, dünya tarihi için, en önemli yerlerden biri bugün. Yabancı basında olay yaratan, bilim dünyasının ve tarihçilerin yakından takip ettiği kazı çalışmaları boyunca, Cilalı Taş Devri’nden kalma dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar gün yüzüne çıktı. Kazılar hâlihazırda devam ediyor, ama mâbet tüm görkemiyle ayağa kalkmış durumda. Geçtiğimiz hafta, eşimle birlikte üç günlük bir Urfa-Gaziantep gezisi yaparak, bu muhteşem coğrafyayı ve Göbeklitepe’yi gezip, fotoğrafladık. Her şeyden önemlisi, dünyanın en eski ibadet alanının, nerdeyse 13 bin yıllık olağanüstü enerjisini hissetmeyi deneyimledik. İşte, Urfa, Göbeklitepe, Harran, Halfeti ve Gaziantep’i kapsayan gezimizden notlar ve fotoğraflar...



DERYA DENİZ BİR TUR REHBERİ

Ben, gezme kültürü konusunda epey tecrübeli olduğumu söyleyebilirim. Ama bazı yerler var ki oraların hakkını verebilmek için, bölgeyi iyi bilen kişilerin yardımına ihtiyaç duyarsınız. İşte bu yüzden, kafama göre takılıp, Göbeklitepe’yi Harran’ı Halfeti’yi “el yordamı” keşfetmek istemedim. Kesinlikle haklıymışım. Size de bu bölgeye, muhakkak kültür turu yapan kişi ve kurumlarla gitmenizi öneririm. Aksi hâlde, yarım yamalak bir gezi sonucu, buruk bir tat kalacaktır hafızanızda. Ben, Saffet Emre Tonguç’un tavsiyesiyle, Sacred7 Seyahat Kulübü ile çıktım yola. Urfa’da rehberimiz karşıladı bizi. Ben şöyle oturaklı bir tarihçi ya da ağırbaşlı bir arkeolog rehberliğimizi yapar diye düşünürken esprileri üst üste patlatan ve yerinde duramayan bir delikanlıyla karşılaşınca, turumuzu düzenleyen Ayşe’ye “yahu bu gencecik çocuk mu anlatacak 13 bin yıllık tarihi” dedim. Ayşe her zamanki yumuşacık gülümsemesiye “hele bir tanı...” dedi. Tanıştık... İsmi: Mesut Alp... 1980 doğumlu... Mardin Nusaybinli... Mardin’de “vatan” anlamına gelen “Welat” ismiyle tanınıyor. Ege Üniversitesi Arkeoloji bölümü mezunu. İzmir’in suyundan içmiş ne de olsa, o yüzden yarı hemşeri sayılırız Mesut’la. Bir yandan Mardin Arkeoloji Müzesi’nde, bir yandan Cizre’deki kazılarda çalışıyor. Kitap yazıyor, belgesel ve fotoğraf çekiyor. Yakın zamanda kazandığı bursla, eğitim için Amerika’ya gidiyor. Aşiretinin ilk üniversite mezunu Mesut, kendi toprağının yerelliğiyle, bilimi harmanlamış derya-deniz bir genç adam. Bir de doğuştan komedyenlik yeteneği eklenince, muhteşem bir gezi rehberi çıkmış ortaya. Seyahat boyunca hem çok eğlendik hem de sanki oranın yerlisiymiş gibi gezdik.



Medeniyetin beşiği Göbeklitepe

Elbette, Urfa gezimizin asıl amacı olan Göbeklitepe’ye gitmek istedik bir an önce. Ama, Mesut “hele bir karnınızı doyuralım” dedi. Urfa’nın tarihi hanlarından “Gümrük Han”da Mahmut’un Yeri’ne götürdü bizi. Mahmut’un hanımı evde lâhmacun hazırlamış bize. Mahmut da ciğer ve et yaptı mangalda. Üzerine menengiç kahvelerimiz geldi. Şu kadarını söyliyeyim, ben Mahmut’un yerinde olsam hemen hanımı dükkana ortak eder, lahmacunu da mönüye eklerdim. Yemeğin ardından, Göbeklitepe’ye gittik ve büyülendik.

13 bin yıllık dev ibadet merkezi, üzerinde turna ve tilki figürleri oyulmuş sütunlar... Hele, iki mezarın ve iki kâdim ağacın olduğu tepeye çıkınca, on bini aşkın yıllık bu kutsal yerin enerjisi bizi kendimizden geçirdi. “Bir yerde türbe varsa, çevresinde kazı yapın, muhakkak çok daha eski kültürlere ait kalıntılara ulaşırsınız, çünkü insanlar, kendinden önceki kutsalı ve gelenekleri sürdürme eğilimindedir” dedi Mesut ve ekledi “O yüzden insanoğlu mozaikten de öte ebru gibidir, inançları da gelenekleri de birbirine karışarak yeni renkler oluşturur...” Hayat ağacına benzer ağaca sarılırken ne kadar haklı olduğunu ve bir halkı diğerinden, bir dini ötekinden kopararak anlamaya çalışmanın, ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu düşündüm.



Balıklıgöl ve çevresi ışıl ışıl

Urfa deyince akla hemen “Balıklıgöl” geliyor kuşkusuz. İtiraf edeyim, 15 yıl önce gördüğümden beri çok değişmiş buralar. Çevre düzenlemesi yapılmış ve adeta parlatılmış. Asıl adıyla “Ayn Ür-Rahman” ve hemen yanındaki “Ayn Zeliha” göllerinin efsanesini bilirsiniz: Nemrut tarafından ateşe atılan İbrahim Peygamber, Allah’ın mucizesiyle balığa, ateş de suya dönüşür. Yöre halkının “İbrahim Babamız” dediği, tek Tanrılı dinlerin babası İbrahim Peygamber’e inanan, Nemrut’un kızı Zeliha da kendini ateşe atar ve orası da küçük bir balıklı göl olur. Bu gün, pırıl pırıl göl ve içinde balıklar ile çevresindeki muhteşem cami ve yapılar göz kamaştırıyor.

Su üstündeki yalnız minare

İkinci gün; Harran ile başladık geziye... Burası da dünyanın ilk İslâm Üniversitesi... Ne çok ilkler var bu topraklarda... Ne kâdim bilgiler taşıyor bağrında... Gördüğü değerden çok daha kıymetli aslında. Öğleden sonra Halfeti’ye geçtik ve ben buraya aşık oldum. Önce suyun kenarında yemek yedik. Eğer giderseniz, “Başkan’ın yeri” diye sorun. Asıl adı “Duba” bu lokantanın. Buğdayın is kokan bir türü olan firik, bulgur, nohut ve etten yapılan firik pilavını mutlaka deneyin. Birecik Barajı yüzünden artık yarısı batık bir köy Halfeti... Hele, Fırat’ın üzerinde tekne gezisi yaparken, Rumkale’nin, suyun sadece üzerinde minaresi kalmış camisini görünce hepimizin gözleri doldu.

Halfeti’de çarpık turizmleşme

Aklıma, dünyanın en eski yerleşimlerden olan, ama bugün, baraj suları altına terk edilmek üzere bekleyen Hasankeyf geldikçe, yüreğim sıkıştı. Avrupalıların beşyüz yıllık tarihi nasıl elmas gibi sundukları, bizim ise kendi elimizle, onbinlerce yıllık tarihi meselâ Zeugma’nın nerdeyse yarısını baraj uğruna sular altında bıraktığımızı düşündükçe, geri kalmışlığın, baraj sayısıyla, köprü sayısıyla ya da santrallerle telâfi edilemeyeceği gerçeği bir kez daha tokat gibi çarptı yüzüme. Büyüleyici güzellikteki Halfeti, çarpık turizmleşme tehlikesi altında. Eğer, gereken önem verilmezse, “Citta-Slow” yani yavaş şehir ünvanını alarak büyük bir turizm fırsatı yakalamış bu güzel coğrafya elden gidebilir. Bu arada, dünyada sadece Halfeti’ye ait olan “karagül”ü anlatmadan geçemem. Adı gibi siyah renge yakın. Baygın değil, diri ve mayhoş kokuyor. Bir fidanı alıp eve getirdim. Bakalım başarabilecek miyim?

Gurme başkenti Antep

3’ncü günü sadece Gaziantep’te geçirdik. Zeugma Müzesi, Bakırcılar Çarşısı, Bey Mahallesi derken, katmerci Zekeriya Usta’da kahvaltıyla başlayan günümüz, Halil Usta’nın yeni yerindeki muhteşem kebabıyla sona erdi. Zaten, seyahat organizasyonumuz, bir “gurme tur” olarak şekillendirilmişti. Tamamen yerel mekanlar ve muhteşem lezzet durakları sayesinde unutulmaz bir gezi planlamıştı Ayşe. Açıkçası, “butik tur” kavramının hakkını vererek gezdirdiler bizi. En yakın zamanda yine “Sacred7” ile ve tanımaktan büyük keyif aldığım Mesut kardeşimin rehberliğinde, memleketi Mardin’e gitmek için sabırsızlanıyorum. O güne kadar, saksımda umutla büyüttüğüm karagülümün kokusu, bana Güneydoğu Anadolu’nun kâdim topraklarının güzelliğini hatırlatmaya devam edecek.