Berlin’de duvara çarptı

EDA SOLMAZ / MAKARON |  26 Eylül 2015 Cumartesi - 2:30 | Son Güncelleme : 26 09 2015 - 11:05


 
91 yılında Jane’s Addiction’ın vokalisti Perry Farrel, Chicago’da grubuna veda turu yapmak için ortaya özel bir festivalde buluşma fikri atar. Perry’nin alternatif müziğin değer gördüğü bir alan yaratma hayali de vardır. Lollapalooza’nın ortaya çıkış hikayesi bir hayalden çıkar. Hatta ufak bir internet araştırmasında Perry’e bu festivalden kaynaklı alternatif müziğin babası dendiğine de şahit olabilirsiniz.  
 
Lolla’nın en güzel yanı festival ruhunun sadece Chicago ile sınırlı kalmaması. Santiago, Saol Paulo, Buenos Aires ve Kolombiya’da yani Güney Amerika’da da senelerdir birçok katılımcıyı misafir etmesi. Bakmayın alternatif isimler dediğimize line up’ları her yıl gümbür gümbür gelmektedir. Şimdi Lolla yeni bir alan yarattı kendine ve ilk kez Avrupa sahnesine taşındı. Ev sahibi ise Berlin oldu. Bu yıl ülkemizde dişe dokunur, efsane isimler izleyemedik. O yüzden Lolla’nın ilk Avrupa seyahatine biz de tanık olmak için akreditemizi yaptırıp Lolla’nın yolunu tuttuk. Berlin son dönemde özellikle dünya gençliğinin çekim noktası, bu yüzden umudum festivale dair yüksekti. Ama olumsuzluklar festivali kötü kategorisine taşıdı. Yıllardır Avrupa festivallerine yapılan övgüleri okuyan ya da o övgülerden bazılarını şahsen yazan gazetecilerden biri olarak bu sefer hayal kırıklığı yaşadım. 
 
Ah o kuyruklar...
 
- Eski bir havalimanı olan Tempelhof’ta yapılan festivale giriş benim gibi akredite basın için bir hayli zorluydu VIP, davetli ve basını aynı kapıdan aldıkları için iki saat kuyruk bekledik. MS MR grubunun malum hiti ‘Hurricane’in son nakaratından festival alanına varmıştım. Lolla gösterişi seven bir festival. O yüzden havaalanındaki bagaj bantları oturma alanları, bilet kontuarları ise bar olarak hizmet veriyor. Ama festival alanı adeta kaos. Yani basın ya da 500 Euro’luk biletle VIP olmanız sizi kuyruklardan ya da alandaki berbat ses düzenine maruz kalmaktan kurtarmıyor. 
 
- Kuyruk beklemek festival izleyicisinin en nefret ettiği şey. O yüzden Sziget festivalini yıllardır övüyoruz. Kuyruk yok, temiz tuvaletler ve sevmediğiniz bir grup sahnedeyse eğer oyalanacak bir dolu alan. Lolla bu konuda sınıfta kaldı. Birası ünlü Almanların, birasına kuyruklardan ulaşamadık ve festivalin içki konusunda tek marka seçeneği sunması saçmaydı. Kokteyl barlarına dair eleştirimi söylemiyorum bile. Yemek yemek kuyruklardan dolayı işkenceydi. Aç kaldık da...
 
ÇIKIŞ ÇİLESİ SADECE BİZE ÖZGÜ DEĞİLMİŞ
 
- ‘Festivaldir aç kalırsın, boşver’ dedik, festivalin ilk günü o sahnelerin ses sistemi neydi öyle. Main Stage ve Main Stage 2’nin arka arkaya olmasından dolayı sesler karıştı. Hadi onu geçtim sahneden iki adım uzaklaşınca çirkin bir bas bombardımanına uğruyorduk. Alternatif sahnedeki vokallerin sesi adeta yoktu. Adını kurucusundan alan Perry Stage de DJ’ler ses şovu yaparken kısık bir volume’de duyabildik. Kygo’cum suratıma müziği hissedercesine çalmanı beklerdim ama ne mümkün. Evde kulaklıkla dinleseydim aynı olurdu.
 
- İlk günün başka bir kaosu tuvaletler bozuldu ve her yere ama her yere tuvaletini yapan bir topluluk vardı. Keza bozulmasaydı da konserleri kuyruklarda geçireceklerdi. Lolla eşittir kuyruk.
 
- Bu festivalin en büyük artısı çocuğunuzla gidebilmeniz. Kidzapalooza’da çocuklar için bir sahne ve oyun alanı var. 
 
- Bizim İstanbul’da söylendiğimiz çıkışta metro ve taksi çilesi... Yalnız değilsin İstanbul, Berlin’de de festival çıkışları aynıydı. Berlin’e dair en sevdiğim şey ulaşım kolaylığıdır. Ama festivalde şehrin bu kolaylığı tarih olmuştu.
 
- Konserlere gelecek olursak Franz Ferdinand, Sparks ile FFS adında yeni bir albüm çıkardı. Bizde pek duyulmasada Avrupa’da Franz Ferdinand tutkusu yeniden alevlendi. Karşımızda yaşlı kadrosu ile adeta gençlik tohumları serpilmiş bir grup vardı. Seyircinin dikkatini çekmeyi iyi bildiler. Bastille ise son dönemin yükselen yıldızı. İlk günün en iyi sahnesine imza attılar.
 
- CHVRCHES son dönem indie sahnesinin yükselen yıldızları bu gençler. Canlısı albümden hallice, bir yenilik yok. The Libertines malum yeni albüm çıkardı, Almanya’da sağlam tanıtım yapmışlar. Ama sahne performansı, albüm gibi vasattan öteye geçemedi. 
 
İlk günün mutsuzluğu
 
- Macklemore & Ryan Lewis’in geçen yılki Budapeşte’deki performansı muazzamdı. Tam kadro gelmişlerdi ve Macklemore adeta bir deli fişekti. Ama Berlin’de kendine garip bir misyon edinmiş gibiydi. Same Love ve Downtown şarkıları ile dünya barışına katkıda bulunan beyaz rapçiler, bu sefer sahnede çok antipatiklerdi. Tek iyi yanı Berlin’e ‘Suriyeli mültecilere kapınızı açtığınız için teşekkür ederim’ diyerek sosyal bir mesaj vermesiydi. Biraz pişmemiş yemek gibiydiler. Yutamadık be Maclemore...
 
- İkinci gün her ne olduysa kuyruklar azaldı, ses sistemi düzeldi ve festivalin yıldızları bir bir sahneye çıkmaya başladı. Grammy ödüllerini birbir toplayan, son dönemin divası Sam Smith’i pek merak ediyordum. Aman Allahım nasıl güzel bir sestir öyle. Tüyler diken diken konser izlemeyeli uzun zaman olmuştu. Bence gelecek yıllarda Sam’i gereğinden fazla konuşacağız. Festivalin adını bolca tekrarlaması ve sesinin uçsuz bucaksız gücünü seyirciye sunmasının altını çizmek gerek.
 
MUSE BAŞKAN EN BÜYÜKSÜN
 
- Ve gelelim festivalin bombasına; MUSE. 2000’lerin tozlu raflarından kalma Muse albümlerinizi geri çıkarın. Son albümü Drones’i de hemen satın alın. Yeni dünyanın tartışmasız en iyi canlı müzik grubu onlar. Psycho hiti ile konsere giriş yapan grubu izlerken sadece sahneye odaklanıyorsunuz. Kendi yönetmenleri ile turneye çıkan grubun sağlı sollu ekranlardaki şarkılarını ve sahne şovunu tamamlayan görselleri de muazzam. Matthew Bellamy’nin hiçbir janra uymayan sesi, eski hitlerini  setlistlerine eklemeleri, dinleyecelerine büyük saygı. Anladık ki festivalin ses sistemi sadece MUSE için dizayn edilmiş. Grup, sahnede hiç sakınmadan muhalifliğini sunuyor. Muse’un turnesinin bir ayağını yakalayıp, mutlaka canlı izleyin!

ETİKETLER