Gazete Vatan Logo

Başbuğ'dan Kürt açılımı!

'Bu cemaatlerle nereye gideceğiz?'

Toplumsal yapıdaki boşluklardan faydalanan cemaatlerin bireyleri ele geçirdiğini belirten Org. Başbuğ, bu tip bazı cemaatlerin TSK'yı en büyük engel olarak gördüğünü söyledi. Başbuğ "Bu cemaatlerle nereye gideceğiz?" dedi...


Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un yıllık değerlendirmesi


‘Türkiye yerine Türk derseniz etnik ayrımcılık olur’

Org. Başbuğ, ’demokrasi’, ’laiklik’, ’dine bakış’ konusundaki görüşlerini ayrıntılı biçimde ortaya koydu; Akademi tarihinde ilk kez basına açık toplantıda Kürt ve Zaza kelimelerini kullanan Genelkurmay Başkanı oldu

GENELKURMAY Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, günlerdir merakla beklenen “Yıllık Değerlendirme” konuşmasını dün Harp Akademeleri Komutanlığı’nda yaptı. Org. Başbuğ’un 12 TV kanalının canlı yayınladığı konuşmasında, çok önemli mesajlar verdi. Org. Başbuğ, Akademi tarihinde ilk kez basına açık bir toplantıda Kürt ve Zaza kelimelerini kullanan Genelkurmay Başkanı oldu. 8 kez Kürt ve Kürtçe; 4 kez de Zaza ve Zazaca ifadesini kullandı. Org. Başbuğ, Atatürk’ün sözlerine atıfta bulunarak “Hiçbir etnik ve dini ayrım olmaksızın Türkiye Cumhuriyeti’ni Türkiye halkı kurmuştur” ifadesine konuşmasında yer verdi. Genelkurmay Başkanı, “üst/ortak kimliğin Türk vatandaşlığı olduğunu, ikincil kültürel kimliklerin de bireysel seviyede korunabileceğini” söyledi. İrtica sözcüğünü kullanmayan Org. Başbuğ, cemaatlerin “dine bağlı tek tip yaşam tarzını” ortaya koymaya çalıştıkları için ’sivil toplum örgütlenmesi olamayacağını’ kaydetti. TSK’nın dine karşı olmadığını vurgulayan Genelkurmay Başkanı, demokrasiye bağlı olduklarını söyledi. Göreve geldikten 7.5 ay sonra yaptığı 2 saatlik konuşmada Org. Başbuğ’un görüşlerinden bazıları:

ETNİK YAPILANDIRMA OLMADI: Bölücü terör örgütü, nihai amacını gerçekleştirmek için terörü, etnik bir çatışmaya dönüştürmeye ve etnik çatışmaymış gibi takdim etmeye çabalamaktadır. Ancak, başaramamıştır. Ne Osmanlı İmparatorluğu döneminde ne de Cumhuriyet döneminde hiçbir kurumumuz etnik temelde yapılandırılmamıştır. Her Türk vatandaşı, hiçbir fark gözetilmeksizin Silahlı Kuvvetleri’nde Anayasal görev ve hak olan askerlik hizmetini eşit şekilde yerine getirmektedir. Bölücü terör örgütüne karşı sürdürdüğümüz mücadelede, şehitlik ve gazilik mertebesine ulaşmış kahramanlarımız arasında çok sayıda Kürt ve Zaza kökenli vatan evladı vardır. Biz Güneydoğu Anadolu’dan Harp Okulu giriş sınavlarına katılım olmayınca üzülüyoruz.

HOMOJEN ALANLAR OLUŞMADI: Ülkemizde Kafkaslar, Lübnan ve Irak’taki gibi farklı etnik kökenli vatandaşlarımız arasında ayrık ve homojen yaşam alanları oluşmamıştır. Kürt kökenli vatandaşlarımızın bir kısmı ülkemizin batı illerine göç etmiştir. Bu durum, ülkede sorunun nasıl algılandığını göstermektedir. Eğer etnik bir çatışma olsaydı, ne Kürt kökenli vatandaşlarımız batı illerine göç edebilirdi ne de göç alan bölgelerdeki halk bu göçü kolayca kabullenirdi.

ASİMÜLASYON OLMADI: Devlet, Cumhuriyetin ilk yıllarında meydana gelen isyanlar nedeniyle alt/ikincil kültürel kimliklerin üst/ortak birincil kimliğin önüne geçmesi ihtimaline karşı elbette bazı tedbirler almıştır. Alınan bu tedbirleri asimilasyon politikası olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu tedbirler, ulus-devlet inşası sürecinde gerekli görülen bir takım uygulamalardır. Fakat bu uygulamalarla homojen etnik bir yapı inşa etmek amaçlanmamıştır. Eğer devlet asimilasyon politikası uygulamış olsaydı, 1928 yılında, Meclis’in çıkardığı bir yasa ile batıya göç ettirilen birçok kişinin, ki aralarında isyancı liderler de vardı, geri dönmelerine izin verilmesini nasıl izah edebilirsiniz? 1938-1984 yılları arasındaki huzur ve barış ortamını nasıl izah edebilirsiniz? Gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse Cumhuriyet döneminde, Kürt kökenli vatandaşlarımıza devletçe sistematik asimilasyon politikası uygulanmamıştır. Cumhuriyet döneminde, 1938’e kadar Güneydoğu’da meydana gelen isyanların nedeni moderniteye geçiş, laiklik, kışkırtmalar, bölgenin geri kalmışlığı, devletin bazı memurlarının bölge halkına zaman zaman kötü muamelede bulunmasıdır. Sonuç olarak, esas itibarıyla Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan ayaklanmalar etnik temelli değildir.

KONDA ARAŞTIRMASI: 2006’da yapılan KONDA Toplumsal Yapı Araştırması’nda: “Vatandaşlıktan ne anlıyorsunuz? Vatandaş olmak için sizce en önemli olan husus nedir?” sorusuna, araştırmaya katılanların yüzde 82’sinin cevabı şu olmuştur: “Türkiye’yi seviyor olmak.” “Kimliklerinizi özgür bir şekilde ve huzur duyarak yaşayabiliyor musunuz?” sorusuna ise katılanların yine yüzde 82’sinin cevabı “Evet” olmuştur. Buna ilaveten, 2008 yılında yapılan ancak sonuçları kamuoyuna açıklanmayan bir başka araştırma da bu sonuçları teyit etmiştir. Anadili Kürtçe/Zazaca olan vatandaşlarımıza yöneltilen: “İmkanınız olsa hangi ülkede yaşamak istersiniz?” sorusuna, katılanların yüzde 88’i cevap olarak: “Türkiye’de” cevabını vermiştir. Anadili Kürtçe/Zazaca olan vatandaşlarımıza yöneltilen: “Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünün ulusal simgeleri olan İstiklal Marşı ve bayrak ile ilgili” sorulan sorulara, katılanlardan yüzde 90’ının üzerinde olumlu yanıtlar alınmıştır. Bütün bu değerlendirmeler, Türkiye’de etnik bir çatışmanınyaşanmadığını ve yaşanmayacağını da göstermektedir.

TÜRKİYE HALKI: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bir devrimdir. Devrimin amacı ise bir ulus- devletin yaratılmasıdır. Bu düşünceden hareket ederek Atatürk, Türk milletini şu şekilde tanımlamıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir.” “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kimdir?” Cevap, Türkiye halkıdır. Görüldüğü gibi buradaki halk ifadesi, sınırları çizilen bir coğrafyada - ki burası Türkiye’dir - yaşayan halkın bütününü, yani hiçbir dinî ve etnik ayrım yapılmaksızın, Türkiye halkını işaret etmektedir. Aynı ülkü etrafında toplanmış ve Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkının, siyasal ve sosyolojik bir olgu etrafında kendi rızası ile birleşmesiyle bir milletin oluşacağı ve bu millete ise Türk milleti denileceği, Atatürk’ün “Türk milleti” tanımında açıkça yer almaktadır. Bu tanımda da görüleceği gibi, “Türk milleti” tanımlamasındaki “Türk” sözcüğü bir sıfat olarak değil, değişik unsurların hepsine verilen ortak bir isim olarak kullanılmıştır. Bütün bunlara rağmen bu bütünleyici tanıma ve kavrama, özellikle etnik yüklemeler yapmak, bu kavrama sanal anlamlar vermekten başka bir şey değildir.

OBAMA HATIRLATMASI: ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti esnasında yaptığı konuşmalardaki bazı bölümleri hatırlatmakta yarar görüyorum: “Biz aynı zamanda farklı kökenlerden, ırklardan ve dinlerden gelen, ancak ortak idealler etrafında birleşen bir milletiz. ABD’nin en güçlü yanlarından biri, bizim son derece büyük bir Hıristiyan nüfusa sahip olmamıza rağmen, kendimizi bir Hıristiyan, bir Yahudi, bir Müslüman ulus olarak görmememizdir. Biz kendimizi idealler ve değerlerin birbirine bağladığı vatandaşların oluşturduğu bir ulus olarak görüyoruz. Zannederim, modern Türkiye de benzer birtakım prensipler üzerine kuruldu.”

Obama’nın bu sözlerinin, ulus-devletin ne olduğunu ve ulus-devletlerin bugün için de geçerliliğini koruduğunu anlamayanlara veya anlamak istemeyenlere iyi bir cevap teşkil ettiğine inanıyorum. Vatandaşlık esasına dayalı milliyetçilik ırk ve din farkı gözetmeksizin, ortak kimlik/üst kimlik etrafında her vatandaşı “Türk” saymaktır, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı saymaktır. İkincil kimlikler ancak ikincil kültürel kimlik şeklinde bireysel seviyede yaşanabilir, geliştirilebilir ve korunabilir. Bunu kültürel bir zenginlik olarak görüyoruz. Bireysel özgürlüklerin sınırının, azınlık ve grup hakları ile kesişmesine, yeni azınlıklar ve üst-kimlikler yaratılmasına izin veremeyiz. Tarihsel hafızamız, ulusumuzun mutlu ve müreffeh geleceği ve anayasal düzenimizin korunması bunu gerektirmektedir. İkincil kültürel kimliklerin anayasal ve yasal çerçevede tanınması - ki bu grup hakkı olarak tanınması - anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, ulus-devlet ve üniter-devlet yapısı içinde bu mümkün değildir. Ülkeye ve devlete duyulan sadakat çok önemlidir. Ulus-devlet olgusu, vatandaşlarının sadakatine bağlıdır. Kimse Türkiye’den, ne Türkiye’nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısını zayıflatabilecek ne de Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddelerinin değiştirilmesi yönünde isteklerde bulunabilir. Türk Silahlı Kuvvetleri Atatürk’ün, bize emanet ettiği ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir.

TERÖR VE PKK


Örgütte kalma süresi ortalama 10 yılı geçmez


ÖRGÜTE KATILIM: Yapılan bir araştırmanın sonuçlarında, terör örgütü PKK’ya katılımın nedenleri şöyle sıralanmaktadır: Çocukluğun sevgisiz bir ortamda geçmesi, şiddet kültürünün yaygın olduğu ortamlarda büyüme, yoksulluk, dışlanma duygusu, haksızlıklardan kaçış, şiddetin tek çare olduğuna inanma, eğitimde istenilen imkanların bulunamaması, toplumda bir yer edinme duygusu ve tabi ki en önemlisi de, yapılan etnik temelli propagandalara inanma. Yine aynı çalışma, örgüte katılanların yaklaşık yüzde 70’e yakınının, örgüte 14-20 yaş grubunda iken katıldığını göstermektedir. Çeşitli nedenlerle bu yaş grubunu etkileme kolaydır. Büyük çoğunluğu 14-20 yaş grubunda iken örgüte katılanların neredeyse yüzde 80’inin örgütte bulunuş süresi, çeşitli nedenlere dayalı olarak, ortalama 10 yıldır. Bu durum, örgüte katılan teröristlerin ortalama olarak 26 yaşına ulaşamadan güvenlik kuvvetleri tarafından etkisiz hale getirildiği veya örgütten kaçtığı anlamına gelmektedir. 1984 yılından bugüne kadar, etkisiz hale getirilen terörist sayısı 40.000’i geçmiştir. Bu rakam, bu yolun çıkmaz yol olduğunu göstermektedir.

SUÇ TESPİTİ: Aslında terörist, kriminal bir suçludur. Teröristlerin, yakalanarak yargı önüne çıkarılmaları istenir. Ancak, teröristlerle sağlanan temasların çoğu zaman çatışmaya dönüştüğü de unutulmamalıdır. Örgüt, ağırlıklı olarak, bölgenin zor coğrafi şartlarından istifade ederek, kırsal alanda terörist eylemlerde bulunmak üzere yapılanmış ve eğitilmiş bir örgüttür. Örgütün eylemlerini, Afganistan’ın bir bölümü dışındaki, diğer ülkelerdeki terör eylemleri ile mukayese edemezsiniz.

SİYASAL MÜCADELE: TSK’nın vermiş olduğu şehit sayısı; 4970’tir. Kararlılıkla ve başarı ile sürdürülen bu mücadele neticesinde, örgüt stratejik savunma aşamasında kalmış, bugüne kadar hiçbir zaman yurt içindeki bir bölgede sürekli denetimi sağlayamamıştır. Özellikle; 1994 yılında stratejik savunma safhasından daha ileriye geçemeyeceğini anlayan Örgüt; terör eylemlerine devam ederken, asıl mücadeleyi siyasal alanda yürütme kararını almıştır. 1993 yılında toplam iç güvenlik olayı 5717, verilen şehit sayısı 538, hayatını kaybeden vatandaş sayısı 1479 iken; 2008’de iç güvenlik olayı 1602’ye - ki bunun 990 adedi güvenlik kuvvetlerinin inisiyatifinde gerçekleşmiştir - verilen şehit sayısı 138’e - elbette bir şehidin bile bizim için önemi çok büyüktür - hayatını kaybeden vatandaş sayısı ise 51’e inmiştir. 1990’lı yıllarda bölgede ulaşım güvenliği, akşam hava karardıktan sonra dışarılarda yaşam güvenliği yokken, bugün bölgede bu tip sorunların kalmadığını, unutmamak gerekir.

Törerle mücadelede alınacak tedbirler

KORUCU SİSTEMİ: Geçici ve Gönüllü Köy Korucuları bugüne kadar bu mücadelede 1335 şehit vermişlerdir. Geçici ve Gönüllü Köy Korucularının devlet yanında bu mücadelede yer alması, sorunun etnik bir çatışma olmadığının ve Bölücü Terör Örgütünün bölge halkının desteğini sağlayamadığının da çok önemli bir göstergesidir. Türkiye’de başarıyla uygulanan korucu sisteminin bir benzeri de, 2007’den itibaren ABD tarafından Irak’ta (Sons of Iraq) kullanılmaya başlamıştır. Bu sistemin kullanıldığı bölgelerde direniş ve askerî güçlere saldırı büyük ölçüde azalmıştır. ABD, Afganistan’da da Irak’ta uygulanan koruculuk sistemine benzer mahalli güvenlik birimi, ya da milis gücü (Afghan Public Protection Force) kurmak istemiş ve buna ilişkin pilot programa Şubat 2009’da başlamıştır. TSK, bugün bazı çevrelerin, vatanına ve milletine hizmet etmekten başka hiçbir amaçları olmayan ve bölücü terör örgütüne karşı kahramanca mücadele edenlerin şerefi, onuru ve morali ile oynanmasına duyarsız kalmaz ve bu konuda yetkili ve sorumlu herkesin de aynı duyarlılığı göstermesini bekler. Terörle mücadelede alınması gereken tedbirler şunlar:

YASAL DÜZENLEME: Devlet, dağ kadrosunun örgütten ayrılmasını sağlayacak şekilde, mevcut yasal düzenlemelerin daha iyi şekilde uygulanabilmesini sağlamak için bazı değişiklikler yapmalıdır. Terörle mücadele, sadece terörist odaklı olarak görülmemelidir.Terörle mücadele, devlet tarafından topyekûn şekilde, millî gücün bütün unsurları (güvenlik, ekonomi, sosyo-kültürel (eğitim ve sağlık dâhil), propaganda ve uluslararası) kullanılarak, koordineli ve etkin bir şekilde yürütülmelidir. Bölücü Terör Örgütüne uluslararası verilen destek ve Örgütün finans alanındaki serbestliği tam olarak engellenmelidir. Irak’ın kuzeyindeki Bölücü Terör Örgütünün varlığı -ki bu varlık Örgüt için hayatidir- mutlaka etkisiz hale getirilmelidir. Irak’ın kuzeyindeki örgütün varlığına karşın Türkiye, ABD ve Irak tarafındanh yürütülen faaliyetlerin ve alınan tedbirlerin önümüzdeki dönemde daha etkin sonuçlar vereceğine inanıyoruz ve bekliyoruz.

LAİKLİK

TSK’yı din karşıtı olarak gösterenler var

LİDER BİR ÜLKE: Türkiye’yi bulunduğu bölgede farklı ve güçlü bir konuma getiren, laik ve demokratik bir ülke olmasıdır. Türkiye, laik yapısı ve çağdaşlaşma hedefiyle, yüzyılı aşan demokrasi kültürüyle, ekonomik gücü ve dinamizmiyle bölgesinde benzeri olmayan lider bir ülkedir.

DİNE KARŞI DEĞİLİZ: Askerlik, moral değerlere önem veren mesleklerin başında gelmektedir. Elbette bireysel değerler açısından din de bir etkendir. TSK binlerce evladını vatan savunmasında ‘şehit’ vermiş bir ordudur. Halkımızın arasında ordunun en yaygın adlarından birinin de ‘Peygamber Ocağı’ olduğunu bilmekteyiz. Silahlı Kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır. Karşı olduğumuz husus siyasi ve kişisel amaç ve çıkarlar için; dinin ve dinî duyguların alet edilmesidir, araç olarak kullanılmasıdır. Bütün bu düşüncelere rağmen, laikliğin din karşıtı olma ve dinin bireylerin hayatlarından soyutlaması anlamına geldiğinin söylenmesi ve TSK’nın din karşıtı bir kurum olarak gösterilmesi; Atatürk’e ve onun ordusuna karşı yapılabilecek en büyük sorumsuzluk ve haksızlıktır.

CEMAATLEŞME UYARISI: Yaşanan dinin görüldüğü en önemli alan, sosyal ve ekonomik yaşamla dini bağdaştıran sosyal gruplar, cemaatlerdir. Günümüzde de sosyal gruplaşmaların ve din ekseninde bazı cemaatleşme yapılanmasının gittikçe artmasına neden olmuştur. Bugün bazı cemaatler öncelikle bir ekonomik güç olmaya ve daha sonrada sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir tek tip yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. İşte sorun da buradadır. Sorun, dinin ve dinî duyguların kendi amaçları için, alet ve araç olarak kullanılmasıdır.

TSK’YI HEDEF ALIYORLAR: Bugün de bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak TSK’yı görmektedir. Her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla TSK aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Hukuk devleti kapsamında TSK’nın tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır.

DEMOKRASİ

Sistematik muhalefet yapılıyor

TÜRK MİLLETİNİN ORDUSU HALK: Demokratlık kisvesi altında TSK’yı yıpratmak amacıyla Silahlı Kuvvetlere karşı sistematik muhalefet yapılması demokrasimizi geliştirmeyecektir. Toplumumuzun özellikle mütedeyyin kesimlerini etkilemek amacıyla TSK’yı din karşıtı olarak gösteren kötü niyetli propaganda kampanyalarıdır. Ancak, toplumumuzun mütedeyyin kesimleri bu propagandaya itibar etmemektedir. Ordusunu sevmekte ve güvenmektedir. Çünkü bu asker, Türk milletinin bizatihi kendisidir. Aynı hassasiyetlere sahiptir. Kim ne derse desin, Türk milletinin ordusu halktır, halktandır, halk içindir.

SİVİL- ASKER İLİŞKİSİ: Denilmektedir ki; “Askerler konuyla ilgili tekliflerini yaparlar ve görevleri burada biter.” Bu görüş, pek doğru değildir. 2003’teki İkinci Irak Savaşı süresince ABD’de yaşanan sivil-asker ilişkileri bu konuda son derece öğreticidir. Askerlerin profesyonel öneri ve kaygılarının sivil otorite tarafından dikkate alınmaması halinde yaşanabilecek olumsuzluklar Irak Savaşı ve sonrasında görülmüştür. Nitekim bu durum, Irak Çalışma Grubu’nun 2006’da yılında hazırlamış olduğu raporda dile getirilmiştir: “Askerler, samimi olarak profesyonel tavsiyelerini yaparlarken, şu anlayışa da sahiptirler. Yaptıkları tavsiyeler, teklifler dinlenecek ve değer verilecektir.” Sivil-asker ilişkilerinde bu husus, ilişkilerin sağlıklı yürütülmesi için önemlidir.

G.KURMAY BAŞKANI’NIN SORUMLULUĞU: Buna rağmen denilebilir ki, karar siyasi makamlara aittir. Elbette bu husus doğrudur. Ancak, samimi, gerçekçi, profesyonel tavsiyelerin dikkate alınmaması durumunda, ortaya çıkacak olumsuz sonuçların sorumluluğu da büyük ölçüde karar verici durumundaki siyasi makamlara aittir. Genelkurmay Başkanı’nın, sorumluluğunu yerine getirmesini ve sivil-asker ilişkilerini yürütmesini, politik ve siyasal hareketler olarak değerlendirmek doğru değildir. Tersine bu bir zorunluluktur ve işin özüne tartışmasız bir biçimde de uygundur.












Haberin Devamı