Gazetevatan.com » Yazarlar » Kendi etini yiyerek acıdan beslenenler

Kendi etini yiyerek acıdan beslenenler

18 Mayıs 2016 Çarşamba

“Yaratıcı bir insan, zoru başararak elde edeceği bir kaderin motivasyonuyla yaşar; başkalarını yenerek elde edeceği bir kaderin motivasyonuyla değil. ” Ayn Rand


Ben çocukken büyük bir çiftlik evinde yaşardık. Alabildiğine yeşil, ağaçlar, börtü, böcek. Bir ağacın üstüne işaret koyup onu kendi evin bellemenin normal olduğu günlerdi. Bir ağacın dalına tırmanıp dünyayı en tepeden izlemenin keyif verdiği günlerdi. Yalnız bir çocuksan bile, kendine oyalanacak bir şeyler bulabilmenin çok zor olmadığı günlerdi. Hayal gücüm benimdi. Ve dünyanın kalanı onu keşfetmem için hazır bekliyordu.

Dünyayı kurtarmakla ilgili fantezilerim vardı hep. Kendimi bildiğimden beri. Mesela bir yolunu bulup insanlığı kanserden kurtarabilirdim. Aids’e çözüm bulabilirdim. Uluslar arası bir ajan olup dünya barışını sağlayabilirdim. İnsanların sonsuza dek kendilerini iyi hissetmelerini sağlayacak bir yol bulabilirdim. Bulabilirdim elbet. Dünya bu kadar acıyla yaşamak zorunda değildi. Yüreğim ağzımda izlediğim Körfez Savaşı görüntülerinden sonra bu konuda söz vermiştim kendime. İnsanlığı içten içe kemiren bu güvensizliği, bu korkuyu, bu kötülüğü yok edecektim. Gerekirse bahçedeki incir ağacımın en tepesinden uzaya ışınlanacak, oradan dünyaya hükmedecektim.

Dünya iyi bir yer değildi. Bunu huzur içinde yaşadığım o çocukluk günlerimde öğrenmiştim. İnsanlar birbirlerine karşı nazik değildi. Oysa ben hep nazik olmam gerektiği söylenerek yetiştirilmiştim. Şımarık bir çocuktum. Neticede tek çocuktum. Bencillikten nasibimi almayayım diye en pahalı oyuncaklarımı bile arkadaşlarımın önüne sermem gerektiği öğretilmişti bana. Sererdim de… Büyük bir zevkle en sevdiğim bebeğin kafasını kopartıp elime verirlerdi. En sevdiğim çay takımımın kaşığını kırıp üstüne bir de bana hakaret ederlerdi. İnsanların iyi olmadığını, çocukların içindeki saf kötülüğü böylelikle deneyerek öğrendim.

İlerleyen yıllarda da durum değişmedi. Kime ne kadar çok versem, canımı o kadar çok yakacak bir yol buldu kendine. İhanet. Dost kazığı. Güçten düştüğün anda etrafından çekilen it sürüleri. İnsanların yaradılışının bir parçasıydı bu kötü olma hali. Kötülüğü de kabullendim. Ama kötüye uyumlanmayı denemedim. Herkesin bir varoluş biçimi olduğuna inandım şu hayatta. Kötülüğü seçmenin de o varoluşun bir parçası olduğunu fark ettim. Bana göre değildi. Ve buna rağmen bunca kötü karşısında kendimi savunmam gerekliydi.

İşte o zaman… Daha beş yaşındayken, okumayı öğrendikten bir sene sonra, yazmayı öğrenir öğrenmez, kendime savunma silahımı seçtim. Kötüyle baş etmenin en naif yolunu buldum. Yazmaya başladım. Hissettiğim her şeyi. En zor zamanlarda yazmayı bir savunma silahı olarak benimsedim. Kötüye en çok maruz kaldığımda ve ne yapacağımı en çok şaşırdığımda hep yazdım. Zaman içinde kurtarıcımla aşk yaşamaya başladım elbette. Önce aşkım, sonra işim oldu yazmak benim. O incir ağacının tepesinden uzaya yükselip dünyayı tüm kötülüklerden temizleyemedim belki ama kötüye maruz kalanların kırıklarını kelimelerle onarmayı denedim.

Şu hain dünyada, şu kalp kırıcı düzende herkes yalnız ve savunmasızdı neticede. En kötüler bile. Ben en baştan bunu kabullendim. Başıma gelenlerde başkalarında suç aramak yerine, neyi yanlış yaptığımı düşünmeyi seçtim. Herkes seçtiği hayatı yaşıyordu. Herkes kendi cehenneminde yanıyor, kendi cennetinde dans ediyordu. Öte dünya yoktu. Geçmiş yoktu. Gelecek yoktu. Şu an vardı. Ben bu anda var olmayı seçtim. İnsanların birbirlerine, bir deniz kazasında canını zar zor kurtarmış kıyıya vuran kazazedeler gibi yanaştığını fark ettim böylece. İnsan insanın sahiliydi. Issız adasıydı. Sığınağıydı. İki kişinin arasında olanlar ne kadar anlatılırsa anlatılsın, aslında anlatılamazdı bu yüzden. İki kişinin arasında paylaşılanlar ne söylenirse söylensin, ne yapılırsa yapılsın, benzersizdi bu yüzden. Hayat hep iki kişilik ilişkilerden ibaretti aslında. Üçüncünün varlığı, şahit yazılsın diyeydi.

Ne zaman kendimi iki kişilik bir ilişkiye şahit yazılmış gibi hissetsem, bunun bir nedeni olduğunu düşünmeye başladım. İnsanlar sizi şahit yazıyorlardı. İnsanlar yaşadıklarının bilinmesini istiyorlardı.

Benim işim de tam olarak buydu. Bütün şehadetlerimi kusursuzca kayda geçirmeye başladım. Böldüm çarptım, topladım çıkardım, kırptım parçaladım, serptim hikayeme. Ne yazarsam yazayım, o şahitliklerden güç aldım. Yazarın elindeki dolu mermisi de gördükleridir neticede. Duyduklarıdır, hissettikleridir, düşündükleridir. Yazarlar, çok iyi yaşam hırsızlarıdır bir yerde. Siz yaşarsınız, onlar görür, kaydeder, sizin görmediğiniz ve algılamadığınız bir yerden yeniden yazar, size sunarlar. Ve bunun için kimseden özür dilemezler. Özrü bekleyen, hayatını tek başına yaşar.

Bu şahitliklerim sırasında fark ettim, herkesin kendini mutlu göstermek ve boş zamanlarında bedbahtça yakınmak gibi bir derdi olduğunu. Hayatları hangi standartta olursa olsun bir şeyden yakınmayı beceriyorlardı. Kimi parasızlıktan, kimi aşktan, kimi yalnızlıktan, kimi iş yerindekilerden, kimi zamansızlıktan… İstisnasız herkes hoşnutsuzdu. İstisnasız herkes mutlu görünmeye çalışıyor ancak memnun olmayı bile denemiyordu. İstisnasız herkes bir labirentteki fare kadar özgürdü. Labirentin dışına çıkmadıkları sürece istedikleri yere gidebiliyor, istediklerini yapabiliyorlardı. Labirentin içi giderek kalabalıklaşıyordu da… Bazen birbirlerini yiyerek yok ediyor, bazen de görmezden gelip üstlerinden atlayarak devam ediyorlardı yaşamaya. Labirentin içi giderek kokuşuyordu. Yer açılsın diye, insanlar birbirlerini yiyerek yaşıyordu. Aslında labirentin içinde gerçek bir yaşam yoktu. Herkes bildiği kadar mutlu, bilmediği kadar mutsuzdu.

O labirentin içini ve oradaki hayat mücadelesini yazdığım için eleştirildim sıklıkla. Başka bir yaşam bilmemekle, küçücük bir yere sıkışıp kalmakla, aynı insanların ekseninden çıkamamakla. Oysa bilmiyorlardı. Sırf merakımdan başka labirentlere girip çıkıyor, ortalama aynı şeyleri görüyor, günün sonunda insanların neredeyse kendi etlerini yiyecek kadar melankoliden beslendiklerine şahit oluyordum. O mutsuzluk bağlıyordu onları hayata. O huzursuzlukla kök salmışlardı dünyaya. Mutluluğu aramak gibi saçma bir amaç edinmişlerdi mesela kendilerine. Mutlu olmayı seçmek diye bir şey de vardı oysa. Hadi bilemedin memnun olmayı. Koydum hepsini bir kenara neşeli olmayı. Tercih etmiyorlardı. İşlerine de gelmiyordu aslında. Mutsuzluğun etekleri o kadar genişti ki altına sığınmak isteyen herkese yer vardı. Mutsuzluğun etekleri altına sığınıp tüm yenilgilerini, başarısızlıklarını, acizliklerini mutsuzluğa mal ediyorlardı rahatça. Bu yüzden yolunda giden her şeyi yağmalıyordu insanlar, kendi elleriyle. O labirentte yaşamaktan sıkıldıkları için sadece. İlişkilerini, işlerini, ailelerini… Sonra yıktıklarını yeniden inşa etmek gibi bir amaç benimsiyorlardı. Yık. Yap. Yık. Yap. Bitmeyen terane. Aynı günü ortalama yetmiş beş yıl boyunca yaşadıktan sonra ölüp gitmeye de hayat diyorlardı. Çok güzel bir hayat. Çok rezil bir hayat. Hayat. Aslında tek bir gündü neticede.

Çocukluğumdan beri tek istediğim dünyayı kurtarmaktı benim. O incir ağacının tepesinde oturup bunu nasıl becereceğimi düşlerdim. Bu yaşıma geldim, yanına bile yaklaşamadım hikayenin. Ama yine de inanıyorum. İnsan, sonsuza dek kendi etini kemirerek, birbirini yiyerek yaşayamaz şu evrende. Bir yerde sıkılır yamyamlıktan, asgari müşterekte başka bir yol seçer kendine. İnanıyorum. Nasıl olacağını bilmiyorum ama kötülüğün biteceğine de inanıyorum ben. Benim işim nasıl olacağını bilmek değil, benim işim olacağına inanmak. Elbette sizin işinizde.

Labirentten kurtulmak ve mutlu olmak için:

1- Asla tercihin olmayacak biriyle flört et.

Ne kaybedersin? Hayat bildiğin kadardır şu evrende. Yeni bir şey denemenin kimseye zararı dokunmaz.

2- Yakınmamayı dene.

Günün berbat mı geçti? Başına korkunç bir şey mi geldi? Olaylar sen nasıl bakarsan tarihe öyle kaydedilir. Önemseme, gülümse, fazla dillendirme, üzerine konuşma. Fark edeceksin ki kısa bir süre sonra hiç yaşanmamış gibi silinip gidecek her şey. Bir şeyi yok saymak, onu yok etmeye yetmez. Ama olmadığına inanmak, hafızandan siler.

3- Asla görüşmeyeceğin biriyle arkadaşlık et.

Çok kötü, çok bencil, çok yalnız, çok çaresiz… Normal şartlarda yanına bile yaklaştırmayacağın biriyle vakit geçir. Onun dertlerini dinle. Onda seni iten şeyin hangi eksik yanını yüzüne çarpması olduğunu öğren. Hayatta bizi insanlardan kaçıran şey, onlarda gördüğümüz kendi eksiklerimizin yansımasıdır. Bunu deneyimle.

4- En kötü gününde bile gülümse.

Özellikle en kötü gününde. Dünyanın başına yıkıldığını sandığın günlerde, muhakkak gülecek bir şey ara. Kendi acınla dalga geç. Başkalarının acılarına ortak ol. Her zaman gülümse ki, evren seni mutlu hatırlasın.

5- Asla gitmem dediğin bir yere seyahat et.

Hiç ilgini çeken bir yer olmasın. Hiç sevdiğin bir şey olmasın içinde. Dene. Bazen hiç tercih etmeyeceğin şeyler, hayatının en büyük serüvenlerini yaratır.

6- Birini affet.

Sana en büyük kötülüğü yapmış olanı affet mesela. Durduk yere. Sebepsizce. Karşılaştığın yerde git ve seni affettim, seninle olan tüm pozitif ve negatif bağlarımı koparıyorum de.

Mesaj at, seni affettim de. Affet. Affetmek, seni geçmişin bütün yüklerinden kurtarır.

7- Birine yardım et.

İşine yarayacak, çıkarın olan, çok sevdiğin birine değil. Yeni tanıdığın birine mesela. Bir daha görmeyeceğin birine. Yardım et. Sebep arama. Karşılık bekleme, sorgulama. Yardım etmek, dünyanın sana sunduğu bolluğu arttıracaktır.

8- Alttan al.

En çok da haklıysan. Hakkını yedir demiyorum. Ama sesinin tonunu ayarla. Ne olursa olsun asla tartışmaya girme. Tartışmak, kendine ve dünyaya verdiğin bütün enerji akışını zedeler.

İnsanların senden aldığı enerjiyi bozar. En sinirli anında bile kalp ritminde tane tane konuş.

Derdini anlat. Hakkını ara ama üsteleme. Üstelemek, evrenin uyum dengesini bozar.

9- Sebepsiz sev.

Birini sev. Çok sev. Sevmek için neden arama. O insanı sevmeyi bıraktığın anda, yerine yeni birini koy. Onu sev. Kendini sevmeyi bilen insanların başkalarına ayıracak bol miktarda sevgisi vardır. Sevgini saç demiyorum. Sevgini paylaş. Sevgini bir şeye akıt. İnsanın içinde tuttuğu, paylaşmadığı sevgi enerjisi, onun mutlulukla olan tüm bağlarını koparır.

10- Yalnız kal.

Hiçbir şey yapmadan. İnsanlara bağımlı olmadığını kendine ispatlamanın en kolay yoludur bu.

Beklentini azaltır. Beklenti içinde olmayan, tek başına var olabilen insan, güçlüdür. Gücünün farkına var. Gücünü sev.

11- Kendini kabullen.

En çok kendini sev. Kendini herkesten ve her şeyden çok sevmeyen biri, kimseyi sevemez. Her şeyden önce kendi iyiliğini düşün. Herkesten önce kendini koru. Böylece etrafındaki insanları kanatlarının altına alman daha kolay bir hale gelecektir. Egonla savaşma. Egonu benimse.

Egonu okşa. En kötü huylarını bile tenkit ederek değil, severek onar.

12- Kendini değiştirmeye çalışma.

Kendini kusurlarınla kabullen. Bu çağın bize yaptığı en büyük kötülük, değişmemiz gerektiğini pompalaması. Çağın tuzağına düşme. Bütün hataların senin. Sen, hatalarınla güzelsin. En çok hatalarını sev. Hatalarını öp. Ve onlara teşekkür et.

13- Kendi yolunu bul.

Tanrının hayatını yönetme görevini sana verdiğini bil. Hikayen, sen nasıl kurgularsan öyle yaşanacak. Hep iyi kurgular yarat.

14- Endişeyi bırak.

Endişe, hayatın sana sunacağı bütün nimetlerin önünü keser. Endişeye ayıracağın zamanı işleri yoluna koymak için harca.

15- Çalışmaktan kaçınma.

Çaba sarf etmeyene mükafat yok. Hayat önünü tıkıyor diye hedeflerinden vazgeçme. Sonuna kadar diren. İstediğini almak için mücadele et. Kimseye zarar vermeden bir yolunu bulmaya çalış.

16- Hedef odaklı yaşa.

Hayatta her zaman somut bir hedefin olsun. Bu mutluluk olamaz. Bu tuzağa düşme. Bu sağlık olamaz. Bu tuzağa düşme. Hayallerinin peşinden koş. İstediğin ne varsa bir gün muhakkak gerçekleşeceğini asla unutma. Onlar için çaba sarf et ve sabırlı ol. Sabır, vazgeçmemenin, yolundan dönmemenin ve kararlılığın arkasındaki dinamiktir.

17- İstemediğini yapma.

Şartlar seni ne kadar zorlarsa zorlasın, istemediğin insanlarla aynı ortamda bulunma. Zoraki katılımlar sergileme. Zoraki sosyalleşme. İçinden geldiği gibi yaşarsan, kendini daha özgür hissedeceksin.

18- Alanını paylaşma.

Kendine ayırdığın zamanı, insanları, mekanları, patlaşma. Her zaman kendine özel bir yer bırak. Kimsenin dokunamadığı, giremediği bir alanın olsun. Onu koru. Orası senin sığınağın olacak.

19- Sır sakla.

Kimseyle paylaşmadığın, kimseye anlatmadığın bir sırrın olsun. Sırlar insanı güçlü hale getirir.

Sır tutmak, başkaları olmadan var olabileceğinin ispatıdır.

20- Dinle.

Her zaman anlatma. Bazen de dinle. Can kulağıyla. Hayatla ilgili aradığın tüm soruların cevabını, dikkatli dinlersen insanlarda bulacaksın.