Gazetevatan.com » Yazarlar » Kısmetse olur de ötesini bırak

Kısmetse olur de ötesini bırak

05 Ocak 2017 Perşembe


“Güvensizliğin yaygın, toplumsal ıstırapların derin olduğu hayatlara güven veren bir sözcük vardı... Evet; sevgi.” –John Berger, Bir Fotoğrafı Anlamak

Pop müzik dinleme kulağın bozulur diyen konservatuar hocası gibi, sokaktaki çocuklarla oynama terbiyen bozulur diyen bir ailenin içinde büyüdüm ben.

Canımın sıkıntısından okumayı kendi kendime öğrendiğimde dört yaşında ve tek çocuktum.

O günden sonra, hayat dışımdaki dünyadan çok kafamdaki dünyada akmaya başladı benim için.

Kafamın içi çok güzel bir yerdi ve ben orada sonsuz mutluydum.

Evimdeki televizyon uzun yıllar kapalı durdu.

Yapacak daha önemli işleri vardı.

20’li yaşlarımın ilk yarısında, bazen günde 20 saat çalışıyor, eve bir moda çekiminden ya da röportajdan perişan dönüyor, birkaç saat uyuyup tekrar işe gidiyordum.

At gibi çalışarak, dışarıdaki dünyanın çirkinliğini unutuyordum.

Az insan görmeyi benimsemem ve kimseyle temas etmemek için toplu taşıma kullanmayı bırakmam o günlerde gerçekleşti.

24 yaşıma geldiğimde, bu aklımı koruma çabasından başka bir nedeni olmayan aşırı çalışma düzenim beni çok büyük bir derginin yazı işlerinden sorumlu baş editörü haline getirmişti.

Kariyer filan umurumda değildi.

Unutmak için şişenin dibini gören alkolikler gibi, unutmak için haftanın dört günü dergide yatmak, yemeden içmeden çalışmak da...

Kimse benden çok çalışmamı bekleyip almadı beni işe, yalan değil.

Dergicilik dünyasında benim görüntümdeki kızlardan şıkır şıkır giyinip üç beş event’te seğirtmeleri, basın gezilerine çıkmaları ve arada da bir iki iş kotarmaları beklenir.

Ben onlardan biri olmayı beceremedim.

Sırf görüntümden ötürü alındığım işlerde, kariyer basamaklarını aynı anda üç kişinin işini yaparak, üçer beşer böyle yükseldim.

İşten çok, çan eğrisini bozan öğrenci olduğum için, etrafımdaki vasatlarla uğraşarak hem de.

Sonra bir an geldi...

Bütün dünyayı kaçırdığımı fark ettim.

Daha 27 yaşındaydım.

Kariyerimde "zirve"deydim.

Evlenmek üzereydim.

Ve bir anda hepsinden vazgeçtim.

Rahat bir hayat yaşayacağım dedim.

Biraz gevşeyeceğim.

Kaçırdığım şeyleri yakalayacak, görmediğim şeyleri görecek, daha çok hayat deneyimleyeceğim.

Profesyonel edebiyat kariyerim çoktan başlamıştı.

Ve ben bildiğim her şeyi terk ettim.

Bugün olsa yine aynı şeyi yapardım muhakkak.

O gün bugündür, daha çok yaptığım şeylerin arasında, televizyon izlemek birinci sırada yer alıyor.

Şu günlerde, dizi ve film senaryoları siparişleri aldığım için televizyonda ne kadar iş varsa hepsini takip ediyorum mesela.

Televizyon programı teklifleri geldiği için, yapılan işlere bakıyorum...

Bir işe girmeden elli kere düşünen manyaklardanım ben.

Öyle olmaktan da pişman değilim.

Zaten faydasız hiçbir şey için boş vaktimi bile harcamayacak kadar tembelim.

 

İki yaz önce, Kanal D için yapılacak bir prodüksiyona sunucu olmam için teklif geldi.

Yapım şirketine gidip görüştüm.

Bana bir evlilik formatından söz ettiler.

Onlara boş boş bakıp: “Evlilik ve ben? Benden Esra Erol çıkar mı sizce? Nereden aklınıza geldi bu parlak fikir Allah aşkına?” dedim gülerek.

Yok dediler, öyle bir şey yapmayacağız... Bu format tam sana göre.

Biz eğitimli, ilişkiler konusunda iyi tespitleri olan, entelektüel, genç, yeni bir yüz arıyoruz.

Pek içime sinmemesine rağmen, ricalarını kıramayıp bir deneme çekimi yaptım.

Formatın adı: Kısmetse Olur.

Kanal D’de fenomen haline gelen Türkiye’nin The Bachelor’ı yani.

Biz anlaşamadık.

Başka bir sunucuyla yola çıktılar. 

Sezon başladı.

Kısmetse Olur, düşük raitinglerle girdiği yayından yıl bitmeden neredeyse ilk onda çıktı.

Caner Erdem ve Haluk Şirin ikilisinin daha sonra İşte Benim Stilim olarak adı değiştirilen Bu Tarz Benim’den sonra yarattığı en başarılı türk formatı haline geldi.

Ekibin başına editöryal koordinatör olarak, beni ısrarla sunucu olarak isteyen sevgili Yasemin Tüzemen’i geçirdiler.

Ve inanılmaz bir iş çıkardılar ortaya.

Sunucusu olmadığım için üzgün müyüm bilemem ama izleyicisi olarak hastasıyım işin.

Her tiplemeden bir tane var.

Günlük dizi gibi, dönem dönem karakterler girip çıkıyor, farklı karakterlerin ilişkileri işleniyor.

Toplumun her kesiminden bağımlıları var programın.

Bahçeşehir Üniversitesinde öğretim görevlisi arkadaşım da izliyor, reklam ajansında yönetici olanı da...

Dizilerde başrol oynayan arkadaşlarım da izliyor, çok ünlü şarkıcılar da...

Kadını da izliyor erkeği de...

Pek çoğumuz ilişkilerin kurgu olduğunu düşündüğümüz halde izliyoruz hem de.

Yalan ya da gerçek...

Ne fark eder?

Önemli olan insana oyalanacak bir şeyler vermesi.

Kafa yormadan eğlendirmesi.

Boş boş bakmanın yetmesi.

Bizim gibi kafası çok dolu insanların tek ihtiyaç duyduğu şey bu.

 

Bir tane Berker var mesela...

Herif doğuştan komedyen.

Her konuştuğunda yarılıyoruz.

Fesat kız Gamze var...

İşi gücü fitne fesat, nifak...

Aycan var...

Programa başladığında tek aknesi yoktu, şu an stresten kızın suratı yara bere içinde.

Didem var...

Şehir kızı ama inadına halk çocuğu olmak isteyen Adnan’ı seviyor.

Onur var...

İstanbul gece hayatında gezenler, Onur’u işletmecilikten bilirler...

Var oğlu var.

Ülke panoraması gibi.

Kısa yoldan tanınmak isteyenler için birebir.

Instagram takipçisi artırmada, fan sahibi olmada, dizi oyunculuğundan bile etkili.

Neden katılmasın insanlar?

Di mi ama?

Gündüz kuşağında evlendirme programlarından başka bir şey yok zaten...

Anadolu’nun dört bir köşesinde, kadınlar zevkten değil, vakit geçirecekleri başka bir şey olmadığından izliyor bu programları.

Haliyle de, bu programlardaki tiplemeler, ülkenin en ünlü simaları haline geliyor.

 

Geçtiğimiz günlerde ünlü yazar-düşünür John Berger’i kaybettik biliyorsunuz.

Bizim kuşağın gençlerinin hemen hepsinin evinde bir Görme Biçimleri vardır Berger’in.

Konu Kısmetse Olur’dan Görme Biçimleri’ne nereden geldi demeyin...

Berger, Görme biçimlerinde diyor ki,

“Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidir. Erkekler kadınları seyreder. Kadınlarsa seyredilişlerini seyreder. Bu durum yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye, özellikle görsel bir nesneye, seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.”

Bunu Kısmetse Olur kızlarının çoğunda görmek mümkün.

Mesela Sibel.

Sessiz sedasız bir köşede oturup bekledi, olanları izledi ve sonunda o güzel aile kızı görüntüsünün altından, en yakın arkadaşıyla flört ettiği oğlana sevdalı bir femme fatale çıktı.

Berger, Görme biçimlerinde diyor ki,

 “Reklam, zevk değil mutluluk vadeder bize. Dışarıdan, başkalarının gözüyle görünen bir mutluluk. Kıskanılmanın getirdiği bu mutluluk da çekicilik yaratır.”

Tıpkı lüks arabalarıyla kızları kendine aşık eden zengin Gökhan gibi.

Gökhan, kendinden o kadar emin ki, zengin koca aradığını söyleyerek eve giren Rabia’yla flört etmekten çekinmedi.

Gökhan, hayatta her şeye sahip olacağından o kadar emin ki, Rabia’dan ayrılır ayrılmaz, en yakın arkadaşıyla flört eden Sibel’e aşkını ilan etmekten çekinmedi.

Gökhan, gösterdikleriyle, dünyayı etkileyebileceğinden emin.

Gökhan haklı.

Berger, Leylak ve Bayrak’ta diyor ki,  “Hayat, çocukken ne öğrenmişsen odur.”

Rabia’ya bakın.

Eve ilk girdiği gün zengin koca aradığını söyledi.

Bundan çekinmedi.

Bunu hakkı olarak görüyor.

Fakire pirim vermiyor.

Zeki adam zengin olur diyor.

Fakiri akılsız buluyor.

Onun duyguları parada arayan tabiatı kimseyi bozmuyor.

Herkes varını yoğunu ortaya koymaya hazır kızı elde etmek için.

Rabia akıllı.

Berger, Görme Biçimleri’nde diyor ki,

“Bir şeye saplanıp kalan kişiye saplantısı, nesnelerin doğasında varmış gibi gelir. Bu yüzden de o şey, olduğu gibi algılanmaz hiçbir zaman.”

Tıpkı Hazal’ın Semih’e olan aşkı gibi...

Semih, bildiğiniz alemci Trakya genci.

Ev erkeği olmaya hiç niyeti yok.

Karadenizli Hazal ise ondan koca yaratabileceğinden emin.

Bunu da aldatılsa bile Semih’i affederek, tüm hatalarını görmezden gelerek yapmaya çalışıyor.

Nedense aşık.

Aklıma o eski şarkı geliyor:

“Aşkın gözü kör mü acaba?

Uyan artık bitti bu rüya.

Seviyor sevilmiyorsun.

Boşver aldırma.”

 

Örnekleri çoğaltarak günlerce yazabilirim.

İşin aslında Berger de öyle diyor.

Neye baktığınız önemli değil.

Nasıl baktığınız önemli.

Bir saniyenizi bile boşa bakarak harcamayın derim.

İşinize yaramayan hiçbir şeye, bakmayın...

Bakmak zorunda kaldığınız her şeyden işinize yarayacak bir şey çıkarın.

En boş görünen şeylerden bile.

Genellikle zamanın ruhu, o en boş görünen şeylerde gizlidir.

 

Hayırlı günler, iyi seyirler...